M|E Medya Ermenek Medya Ermenek
...
Facebookta Paylaş

BOĞAZİÇİLİ YILLAR


Şahane yıllar…
İyi ki Avni hoca beni buraya yönlendirmiş.
Bu hatıralarımı yazmaya çalıştığım 2020 yılı başlarında bile, sorsalar ‘’Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yıllara dönüp tekrar bir dört yıl daha okur musun ‘’ diye, böyle bir fırsat olsa,  evet derim.
Bana göre, üniversitede okumaya hak kazanmış bir genç, ne yapar ne eder üniversiteyi bitirir. Genel itibariyle lise eğitiminden zor değil.
Birinci sınıfta, doğa itibariyle  dünyanın en güzel yerlerinden bulunan Bebek sırtlarını keşfedip tadını çıkarırken derslerimi de ihmal etmedim.
İlk sınıfta genel dersler aldık. Temel Bilimler Fakültesinde, tüm birinci sınıflarla aldığımız Calculus( matematik) ‘de zorlansam da sınıfımı geçtim.
Üçüncü sınıfta aldığımız istatistik dersinde de zorlandım. Sayısal derslerde lisede de zorlanmıştım ama en düşük notlarla da olsa geçmeyi başardım. İşletme, yönetim, hukuk derslerinde ise genelde yüksek notlar alabiliyor ve ortalamamı yükseltebiliyordum.
Darüşşafaka’da olduğu gibi öğretmenlerimle, hocalarımla aram iyiydi. En önde oturacak yer bulamasam da ortalarda, dersi  ve hocaları takip edebilecek yerlerde otururdum. Üniversite hocalarımız Amerika’dan da vardı ama çoğunlukta Türk öğretim üyeleriydi. Boğaziçi Üniversitesinin kendi hocaları yanında, İstanbul Üniversitesinden de çok değerli hocalarımız gelirlerdi bize, ders vermeye. Vakur Versan, Turgut Erem, İzzettin Önder, Kemal Kurtuluş gibi ünlü bilim adamları.
Boğaziçi’li ders aldığım efsane hocalarımızdan ilk aklıma gelenler ; Demir Demirgil, Mustafa Dilber, Tansu Çiller, Şerif Mardin, Suna Kili, Emre Gönensay, Arman Manukyan, Nezih Neyzi, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Güven Alpay, Danışman hocam Sibel Tanberg, dekanımız Özer Ertuna, Üstün Ergüder. Türk hocaların pek çoğu, Amerika Birleşik Devletlerinde yüksek lisans ve doktorasını yapmış, üniversitelerinde hocalık yapmış kimselerdi. Çoğu hocalar interaktif ders yapmayı sever. Ben zaten severdim ve soru-cevaplarda, fikir beyan etmede aktif bir öğrenciydim. Dersi canlı yutmak gibi bir sorumluluk hissi de hep vardı.

Boğaziçi’nde temel prensip balık tutmayı öğretmekti. Balığı eline tutuşturmak değil.
Hocalarımızla klasik öğrenci-öğretmen ilişkisi yoktu. Arkadaş gibi derste, bahçede, kantinde her ortamda her konuyu konuşur tartışırdık. Ezberleyerek sınıf geçmek yerine;  derslerde ve sosyal etkinliklerde  düşünmeyi, analiz etmeyi ve problem çözmeyi öğretiyorlardı.
Sınıf arkadaşlarımdan ilk aklıma gelenler ise Cem Boyner, Güler Sabancı, Nur Ger, Aziz Zapsu, Rahmetli Tuğrul Şavkay  ve Yaman Aşıkoğlu, Semra Nalçacı( Konya’nın efsane belediye başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı’nın kızı), Feyhan Yaşar,Ünal Çeviköz.
Birinci sınıfta dersleri götürürken sosyal faaliyetleri de izliyordum. Boğaziçi’nde sosyal etkinlikler neredeyse derslerden önde gelirdi. Tiyatro, folklör, müzik, işletme, spor, dağcılık-mağaracılık, mutfak … Neye ilgi duyuyorsan.
Lise’deki yatkınlıkla ben Türk Müziği korosuna ilgi duyup ikinci sınıfta üye oldum.
Bu hatıralarımda  derslerden bahsetmenin bir anlamı yok.
Unutamadığım anılarımı yazacağım.
Maalesef lisede başladığım alkol alma alışkanlığı ve eğlence üniversite üçüncü yıl ortalarına kadar devam etti. Ders vererek para kazanmanın para sıkıntısı yaratmaması da, Hisar’da, Bebek,  Arnavutköy, Tarabya gibi  içkili lokanta ve tavernalarda eğlenmeme imkan veriyordu.
Şiirler yazmaya devam ediyordum, anılarımı yazıyordum çok sık olmasa da. Ama üniversite ikinci sınıfta fark ettim ki alkol almadan duramıyorum ve geceleri yazdıklarımı, sabah uyanıp kendime gelince okuyamıyordum. Çünkü ellerim titremeye başlamıştı. Yazdıklarım okunmuyordu ki…
Uzun bir bayram tatil vardı.. Herkes memleketine gitti. Bankalar da kapalı elbet. 5-6 günlük uzun tatil boyunca ,  acil yemek ihtiyaçları için minimum miktarda para çektim bankadan ve böylece içkiyi bırakmaya karar verdim.  Dışarda derse gitmem zaten seyrekleşmişti. Lise çevresinden uzaklaşınca yavaş yavaş zaldı. Mecbur kalmadıkça üniversite dışına da çıkmayacaktım.
Bir gün, iki gün derken bunalımlara girmeye başladım. Aşırı alkol alma isteği beni delirtiyordu ama para yok, para isteyecek kimse de yok.
Darüşşafaka’dan sınıf arkadaşım Ercüment ile üniversitede aynı yurtta, iki kişilik aynı odada kalıyoruz. Zonguldak’tan aile ziyaretinden erken döndü, tatilin üçüncü veya dördüncü günü. Halimi gördü perişan halde. Durumu anlattım ve acil içki almak için para istedim.
Sen misin isteyen, Ercü 15-20 gün, belki bir ay beni adım adım takip etti, tuvalette bile ki içki alıp içmeyeyim ve meyhanelere, tavernalara, meyhanelere gitmeyeyim diye.  Ve böylece  alkolik olmaktan kurtuldum. Beş altı ay geçtikten sonra, ayda, yılda bir deyimiyle kutlama ve eğlencelerde alkol alıyordum o da bir- iki duble.
Sağolasın Ercü… Ercü Üniversiteyi bitirdikten sonra yurt dışına gitti. İdari Bilimler ve Temel Bilimler arasında transfer yaptı ve matematik bölümünü bitirip Bakırköy KültürKolejinde matematik öğretmeni oldu. Daha sonra da Amerika ve Kanada’ya gidip yüksek lisans ve doktorasını verip üniversitelerde matematik hocası oldu. Türkiye’ye çok seyrek de olsa geldiğinde, özellikle onu görebilmek için , Lise sınıf arkadaşlarımla yapılan bir yemeğe muhakkak katılırım.
Üniversite ikinci sınıfta Türk Müziği Kulübüne girdiğimi yazmıştım yukarıda. Yatkınlığım ve sesimin güzel olması yanında, 1975 yaz tatilinde kulüp üyelerinin Hollanda’ya, gençlik müzik festivallerinde konserler vermeye gitmesi de kulübü çok popüler yapmıştı. Kulube üyelik ses ve kulağa dayalı sınavlardan sonra alınıyordu. Çalışmalar da sıkıydı. Şefimiz Ruhi Ayangil ve bize eşlik eden saz sanatçıları da 1970’lerin İstanbul Radyosunun değerli sanatçılarıydı; Coşkun Sabah, Necdet Yaşar, Aydın Oran, Fikret Kızıltuğ gibi aklıma gelenler.
Türk Müzüği Kulübüne girdim ve birinci sınıfta  derslerde ve ders dışı ortamlarda tanınıp sevildiğim için, kulübün genel sekreteri seçildim. Düşünüyordum, iddialıydım öyle bir şey yapmalıydım ki hem kulüpte hem ünüversitede ‘’ UNUTULMAZ’’  olmalıydım. Bu nedenle bu kulübü ya Amarika’ya ya da Rusya’ya konserlere götürmeliydim. Dünya’daki iki dev ve merak uyandıran, gitmek için can atılan iki ülke.
Düşündüm, taşındım, araştırdım. Hesap-kitap, baktım Amerika işi zor maddi açıdan.
Hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği İstanbul Konsoloslukları Kültür Ateşeleri ile temasa geçtim, konuştum. Amerika bu yıllarda da aynı Amerika sayılır ama Rusya ‘da köprünün altından çok sular geçti. O yıllar Rusya’da sıkı komünizm var, Brejnev devlet Başkanı, o ülkeye gidip görebilmek zor bir macera sayılır.  Ama maddiyat beni buna yönlendirdi.
Kulübü 1976 yazında Rusya’ya müzik festivallerine götürmeye karar verdim. Rusya Kültür Ataşesi Georgi Maçitidze ile samimi olduk,  başvurular yaptık ve Rusya’nın Kiev, Moskova başta olmak üzere pek çok şehirlerindeki  müzik  festivallerinden davetler aldık. Konaklamımızı ve otellerdeki sabah kahvaltısı ve akşam yemeklerini onlar karşılayacaktı, ulaşım ve öğle yemekleri ve ekstra harcamalar elbette bizden.
Aksaray’da otobüs şirketleri vardı, Yugoslavya’ya seferleri olan. Gidip onlarla görüştüm. Şirketin adı ALPAR ve sahibi de Yaşar Ağabeydi yanlış hatırlamıyorsam. Göçmendi
Balkanlardan, Rusça biliyordu ve heryeri görerek gezerek otobüsle gitmek hem cazipti hem daha ekonomikti. Yaşar Ağabey bizzat  kendisi, yanında bir şoförle gelecekti bizimle. Anlaştık.
Bir taraftan koro sıkı sıkı çalışıp festivale hazırlanırken bir taraftan da ben organizasyon işleriyle uğraşıyordum.
Toplu pasaport alıyorduk ama bazı koro üyeleri o yıl Haziran’da mezun olacaklarından ve askerlik tecili de mezun olmadan yaptırılamayacağından, engel çıkmıştı karşımıza. Dördüncü sınıf korocanlar gelmese, koro eksilecekti ve konserlerde sorun çıkacaktı.
O yıllar Milliyetçi Cephe adıyla anılan koalisyon hükümetleri iktidarda. Milli Eğitim Bakanlığı Milli Selamet Partisinde.  S.S.C.Birliğine gitmek için komünizm düşmanı bakanlıktan nasıl izin alacaktım ?  Önce Milli Eğitim ve akabinde de Milli Savunma Bakanlıklarından özel izin almam lazım, mevzuatı aşarak ama nasıl ?
Telefonla randevu aldım günler sonrasına, önce Milli Eğitim ve ertesi gününe de Milli Savunma Bakanlıkları Müsteşarlarından ve Ankara’ya gittim.

Randevu saati saat 16.30  gibi öğleden sonra geç saatlerdeydi. Varıp bekledim ve erkek bir  görevli buyur etti girdim müsteşarın huzuruna.
Kelli felli, yaşlı başlı müsteşar beyefendi kafasını kaldırıp bana bakmaya başladı şaşkın şaşkın.  Nasıl şaşırmasın ki, o beklerken boylu poslu, grand tuvalet Boğaziçi Üniversitesi Genel Sekreterini, karşısında buldu 1.57 boyunda 49 kg ağırlığında tıfıl bir çocuğu. Baktı baktı ve bana;
-          Evladın sen kimsin
Diye sordu otur bile demeden. Ben ayakta hazır ol vaziyette başladım özet olarak Ermenek’te doğup büyümemden İstanbul Darüşşafaka’ya gitmemden ve ordan Boğaziçi’ne girmekten ve Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü Genel Sekreterliğinden ve yurt dışında Türk Müziğimizi  tanıtmaktan falan filan…..
Efendim ben randevu alırken Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü Genel Sekreteri Nuri Güzveli diye aldım, ne bileyim ben, bakanlıktaki görevli beni Boğaziçi Üniversitesi Genel Sekreteri diye anlayıp not etmiş.
Koca müsteşar bey de onun için  şaşkın şaşkın bana bakarmış, içeri girdiğimde.
Çok kısa  askerin komutanının karşısında konuştuğu gibi anlatımım ve hikayem ilginç gelmiş ve hoşuna gitmişti.
-          Otur evladım  ne içersin , sevdim seni ?
Dedi ve  nihayet normal düzene geçtik.  Biraz daha sohbet ettik ve sonunda bana dedi ki,
-          Evladım sana isediğin izinleri vereceğim ama bir şartla.
Buyrun efendim, nedir şartınız diye sorunca;
-          Moskova’da Nazım Hikmet’in mezarına gitmeyeceksiniz, tamam mı ?
Şimdi afallamak bana düşmüştü. Tamam Nazım Hikmet’in şiirlerini severdim, okurdum da, Moskova- Nazım Hikmet- Mezar- Mezar ziyareti falan filan aklımın ucundan geçmiyordu ki, benim işim koroyu Rusya’ya götürebilmek ve müzik festivallerinde Türkiye’yi temsil etmek daha da ötesi gezip tozmak..  Ne mezarı, ne Nazım Hikmet’i , bu da nerden çıktı şimdi ?
Müsteşara ‘’ Tamam Efendim ‘’  dedim ama öyle safcasına ve şaşkınlıkla ki adam zaten anladı yarım yamalak tamam deyişimden ve yüzümdeki ifadeden, kafamda o anda öyle bir şey olmadığını.
Telefonla birisini çağırıp talimat verdi benim istediğim izin için ve ayrıldım müsteşarın odasından teşekkür edip elini öperek.
Yazının yazılması ve muhaberattan geçmesini beklerken başladım düşünmeye.
Müsteşar eşşeğin aklına karpuz kabuğu sokmuştu bir kere. Nazım Hikmet , onun mezarını görmek ….
Neyse yazıyı elden alıp gitim otele . Ertesi gün de Milli Savunma Bakanlığına gidip işleri halledip döndün İstanbul’a.
Nitekim Moskova’da konser sonrasındaki gün, bana verilen rehber nereleri gezmek istersiniz diye sorduğunda,
-           Kremlin Sarayı, Nazım Hikmet Mezarı 
diye ilk gezilecek yerler olarak söyledim  ve kırk kişiyi götürdüm. Herkesin de hoşuna gitti, duygulandılar.
Boğaziçi’nden otobüsle ayrılırken, bazı arkadaşların aileleri uğurlamaya gelmişti bizleri. Bazı anne babaların bana çocuklarını yani arkadaşlarımı emanet etmeleri, evlatlarıyla ilgi bazı tembihlerde bulunmaları çok komiğime gitmişti. Benim arkadaşlarımdan artı eksi bir tarafım yoktu ki. Ama beni bazı veliler evlatlarının bir ağabeyi  olarak falan mı görmüşlerdi acaba ?
Haksız da değillerdi desem yalan olmaz şu  Köstence’deki  plaj olayını anlatsam.
Romanya’da Bükreş’e vardık. Korist arkadaşlarımızdan Merih Uçtum’un babası Nejat Bey Bükreş büyükelçimizdi . Bu sayede, akşam TC Büyükelçiliği onurumuza bir resepsiyon verdi elçilikte, arkasından bizim mini konserimiz izledi, elçilik mensuplarına.  Resepsiyon sonrası Köstence’ye gidip bir otele yerleştik plajı üstten gören. Gündüz saatlerinde, uzun molalarda  koristleri serbest bırakırdım. Koroda sevgili olan çivtler hemen çıktılar ele ele kol kola. Ben de resepsiyondaki kızı tavladım, bana Bükreş’i gezdirecek. O sırada korodan bir kız geldi yanıma,

-          Nuri biz plaja gideceğiz.
-          İyi, Gidiniz, olur . Ama bana niye söylüyorsunuz ?
-          İyi de senin de bizimle gelmen lazım.
-          Hoppala niye, benim işim var.
-          Bizim başımızda bulunman lazım, yabancı bir ülke plajında biz kızlar yalnız olamayız hem senin ne işin var ?
Resepsiyondaki kızı göstererek,
-          Bak beni bekliyor, gezeceğiz onunla, beni rahat bırakın birazcık yahu, hem benim mayom falan yok.
Dediğimde, İzmir’li kızlardan biri, bana kızgın bir şekilde,
-          Biz kız değil miyiz ?  Mayon yoksa mayo da alırız.

Diye terslediğinde çok kızarmıştım, bozulmuştum ve elbette  8-10 kız arkadaşımla plaja gitmek zorunda kalmıştım başlarında bekçi olarak.

Gerek üniversitede herkesle gır gır şamata samimi olduğumdan gerek organizasyon işlerinden ve gerekse kız arkadaşlarımla pek gönül işlerine girmemekten beni biraz abi gibi görüyorlardı.
Mecburen plaja gittik. Benim için ilk denize gitmek. Daha önce ne denize ne plaja gitmiştim. Neden mi ?
1966 yılında Darüşşafaka’yı kazanıp İstanbul’a geleceğim günlerde , İstanbul’da Ziraat Fakültesinde mi , Veterinerlik Fakültesinde mi okuyan bir Ermenekli üniversiteli gencin denizde boğulmuş naaşı getirilip defnedildi Ermenek’te. Annem de zaten ağlayıp sızlıyor gurbete gidiyorum diye, bir de bunu duyunca daha da çok üzüldü, endişelendi  ve bana,
-          Denize, yüzmeye falan gidersen analık hakkımı helal etmem;
Diye tembih edince ben elbette denize plaja falan hiç gitmemiştim.  Bunu  Köstence plajında   kızlara nasıl anlatacağım. Aldılar beni aralarına, güya yüzme öğretecekler. Ciyak ciyak bağıra çağıra onlardan kaçıp plajda oturdum ,onları bekledim, onlar yüzüp keyif çıkarırken . İlk denize gidişim böyle oldu ama daha sonra annemi ilk gördüğümde, annemden helallik aldım ve sözünü de bozdurdum.
Bu olay başka bir koruyuculuğu daha hatırlattı. Kiev’de akşam saatlerinde kaldığımız otelin lobisinde oturuyoruz birkaç arkadaşla. Gündüzleri koşturma, otellere giriş-çıkış işlemleri, otobüslere arkadaşları toplama, indirme, bindirme , konserler öyle yorucuydu ki. O telaş ve koşturma içinde ancak akşamları lobide dinlenip sonra odama çıkıp uyuyabiliyordum.
Odalarına çıkan arkadaşlardan Cüneyt yanıma geldi ve ‘’ Nuri , Ayşegül hastalandı, odasında ağrılar içinde kıvranıyor’’ diye haber verdi. Beraber resepsiyona gittik . Durumu anlatıp yardım istedim. Ambulasla hastaneye kaldırmaya karar verildi. Ben de Cüneyt’e ‘’yanınıza bir kız arkadaş alıp sen de gider misin  ‘’dedim. Anlaştık ve ben yerime oturdum.
Beş dakika kadar sonra Işık bir hışımla hyanıma gelip ‘’ Ayşegül seni istiyor’’ deyince kalkıp çıktım odasına. Ağrılar içinde ağlayarak ‘’ Sen benimle gelmezsen olmaz’’ deyince Işık, hasta Ayşegül ve ben ambulansa binip gittik bir hastaneye.
Hastane kocaman eski bir bina. Loş uzun , sessiz koridorlar ve  odalar. Elektrik ampullari seyrek ve 20-30 watlık ki karşındakini yanına yaklaşmadan zor tanırsın. Neyse nöbetçi doktor – hemşireler ilgilendi. Böbrek taşı düşürüyormuş. Müdahele ettiler iki-üç saat kadar geçtikten sonra hasta rahatlamaya başladı. O gece hastanede kalması gerekiyordu. Saatler gece yarısına gelmişti. Doktora sorduk ‘’ Biz ilgileniriz, refakatçiye gerek yok. Zaten rahatladı ‘’ dedi. Işık’la ben otele dönmeye kalktık ama Ayşegül başladı ağlayıp zırlamaya .  ‘’ Nuri beni burda yalnız bırakamazsın, hastaneden çıkana kadar yanımdan ayrılamazsın’’  diye. ‘’ İyi de Işık kalsın bari, ben ne edeceğim burda.’’
Hayır ben kalmalıymışım. Işık döndü ve sabaha kadar yatağının yanında, sandalyenin tepesinde nöbet tuttum iyi mi,  Ayşegül mışıl mışıl uyurken.
Rusya’daki turnede beş altı şehir dolaşıp konserler verdik ve otobüsle olunca etrafı daha iyi görmek ve gezmek imkanı vardı. Uçsuz bucaksız düz bir ülke, hertaraf yemyeşil ormanlar kaldı aklımda. Yollarda, inşaatlarda,tarlalarda  çalışan kaslı, iri yarı erkek gibi  kadınlar kaldı aklımda şehir merkelerinde ise sarışın uzun boylu kızlar.

Moskova başta olmak üzere geniş yollarda otomobil sayısı çok değildi ve mevcutlar da bizim eski Murat-124 benzeri Lada otomobillerdi. Lüks araç yok gibiydi. Etrafta hiç dilenci de görmemiştim. Parklarda, özellikle geceleri votkayı çekip zom olmuş yatan çok erkek gördüm.
Sokaklarda insanlar bizim gibi yüksek sesle konuşarak sarmaş dolaş , şamata halinde değillerdi. Soğuk insanlar gibi gelmişti.
Bir gece Moskova’da Kızıl Meydanı gezip bir caddeye çıktık başladık sohbet ede ede yürümeye birkaç arkadaşla. Sigara yakmak istedim ama çakmağımı bulamadım. Duraklayıp arkadaşlardan istedim. Kimsede yoktu. Yanımızdan üç-dört erkek genç geçerken Türkçe konuşmalarımız dikkatlerini çekmiş, yanımızda durdular. Aralarından biri çakmağını çıkarıp
Uzattı ve ‘’ Türk müsünüz ‘’ deyince şaşırdık. Ayak üstü sohbet ettik. Azeri geçlerdi. Moskova’da güzel sanatlar yüksek eğitimi görüyorlarmış. Bizimle otele kadar yürüyüp ayrıldılar. Ertesi akşamki konsere davet ettik. Çekinerek ‘’ Gelemeyiz, sizinle görüşmemizi daha ileriye götürmek ve yarın konserinize falan gelmek’’ bizim için iyi olmaz gibi şeyler söyleyeyerek ayrıldılar. Bir ürkeklik, korku vardı genelde insanlarda.
Sokaklarda gezerken ellerimizde fotoğraf çekerken, 100-150 metrelik aralıklarda, olmadık yerlerde sivil birisi yanınıza yaklaşıp ‘’ Niyet’’  ( hayır-yasak )  diyerek, anlayamayacağınız şekilde sizi biri durduruyorsa, elbette  insanlar ürkek oluyordu. Bize ters gelmişti. Özgürlük kısıtlaması gelmişti ve hakikaten tırsmıştık. Brejnev yani komünizmin şaşaalı günlerinde durum biraz öyleydi.
Emekli olduktan sonra hanımla birlikte, 5-6 sene önce Moskova ve St Petersburg gezisine latıldık. Etrafı gezip gözlemlerken eski günlerle kıyaslıyorsun  tabi.
Sokaklarda lüks arabalarla cirit atanları, dilenmeyi bilmeyen ama geçinmek için geceleri geç saatlerde evde yapılmış kurabiyelerini, kap kacaklarını satmaya çabalayan  yaşlı kadınları görünce ‘’ Rusya’nın eski günler mi daha iyidi, bu günler mi ’’  diye kendime sormaktan edemedim.
S.S. Cumhuriyetleri Birliği turnesi organizsyonu çok zamanımı aldı ve dersleri ihmal ettiysem de, sınıfı geçebildim gerekli ortalamayı kıl payı tutturarak.
Yaz tatillerinde ,  yurtlar boşaltılıyordu ama ben İstanbul’da kalıp çalışmak ve para kazanmak zorundaydım.
Sınıf arkadaşlarımdan Kurtuluş Karpuzcu ( Selçuk Ecza’nın kurucularından Nazım Bey’in oğlu) ve Konya Maarif Kolejinden onunla Boğaziçi’ne gelen arkadaşları ile tanışmıştım. Onlar yurtta kalmıyor ev tutmuşlardı. Ama yaz tatillerinde Konya’ya döndüklerinden ben onların evlerine taşınırdım okullar, yurtlar açılana kadar.
Üçüncü sınıfta yıllık kulübüne girdim ve koroda devam ettim hem şarkı söylemeye hem de Polonya Turnesi organizasyon işlerine.
İlk sömestir sonunda derslerimi geçtim ama ikinci sömestir derslerden çok koro ve yıllık işleriyle uğraştım. Fakültemizde Political Science ( Mezunlar genelde yurt dışı elçiliklerimizde iş buluyordu), İşletme, İktisat gibi bölümlere ayrılıyordu. Ben İşletmeyi seçtim ve dersler de ağırlaşmaya başladı.


YAZARLAR SAYFASINA ==>>>
Medya Ermenek Haber Sitesindeyayınlanan makaleleriniçeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Kuralları
Yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret, küfür, aşağılayıcı, küçük düşürücü, pornografik,
ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici,
yorumların her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu yorumcuya aittir.
İsimsiz yazılan yorumlar bir saat içinde sistem tarafından otomatik olarak silinir.

Düzenleme | Copyright © 2013-2020 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com