M|E Medya Ermenek Medya Ermenek
...
Facebookta Paylaş

TURNE



Yıl içinde  koronun  Polonya turnesini organize etmiştim ama yıl sonuna sınavlar yaklaşınca hiç de hazır olmadığımı hissettim.
Adviser(danışman)  hocam Sibel Tanberg’e gidip ‘’ Hocam durum iyi değil. Ben sınavlara girsem de çoğundan geçemeyeceğim. Çünkü çalışamadım. Boşverin ben böyle mutluyum. Üniversite ve ortamını, sizleri seviyorum. Beni ünivesitede bir memuriyete aldırama mısınız’’  dedim. Odasında Mustafa Dilber de vardı.
‘’Ne diyorsun Nuri saçmalama, otur düşünelim, bir çözüm bulalım ‘’  dediler.
Sınavlara onbeşgün kadar kalmıştı ve sınavlar da 15 gün kadar sürerdi.
-          Sen son 3-4  sınava başla çalışmaya daha bir ay var. Bütün diğer işleri de bırak arkadaşlarına, onlarla biz de konuşacağız. Zafer Hoca’ya git ( ünivesitenin hastanesinin doktoru Zafer Ortaçgil- Şarkıcı Bülent Ortaçgil’in babası), sana rapor yazsın sınavların ilk günlerine, biz şimdi telefon edeceğiz. Sınavına giremediğin dersleri de, bütün yaz çalışır, Eylül’de bütünlemede verirsin.
Deyip gönderdiler.  Vardım doktora konuştuk ama o bir haftadan fazla rapor veremiyordu ve bu ancak bir, bilemedin iki dersi kurtarıyordu.
Döndüm hocalara, olmuyor dedim ama onlar ‘’ Saçmalama,  hastaneleri araştıralım, o zaman bir aylık heyet raporu alabilirsin, çalış ve sınıfını geçeceksin’’ derlerken aklıma  Darüşşafaka’dan psikiyatir Dr Oğuz Arkonaç geldi .
Araştırdım, randevu aldım ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesinde klinif şefiydi o sıralar. Gittim durumu anlattım, hocalarımın önerisini söyledim. Neticede beni heyete sokup, doktorları da ikna etmiş olacak ki, bir aylık rapor yazdı sınavların üç dördünü kapsayacak şekilde. Gerçekten de birkaç dersi yaz başında normal sınavlarda ve  kalanları yaz sonunda bütünlemelerde girdiğim sınavlarda, hepsini çalışıp geçtim.
Polonya turnesine bildiğim Bulgaristan, Romanya, Rusya üzerinden gidecektik. Çünkü biraz daha uzun olmasına rağmen, geçtiğimiz ülkelerin sınır kapılarında bozdurdukları ayak bastı paraları daha azdı. Orta Avrupa’dan gitmek daha maliyetliydi.
Bulgaristan, Romanya, Rusya ve Polonya vizelerini toplu pasaportla aldık. Polonya hariç diğerleri transit vizeydi.
Rusya sınırına vardığımızda gümrükte bize giriş için izin vermediler. Kimse İngilizce bilmez, sıkı komünizm rejimi ile laf anlamazlar, söz dinlemezler. Otobüsün içinde 2 saat kadar tuttular sonra ‘’ Niyet’’ deyip geri çevirmeye kalktılar. Çat pat anladığım kadarıyla vizeyi gösterip, bize çıkın gidin geriye diyorlardı.  Tartışa tartışa çok zor anladığım kadarıyla Rusya İstanbul konsolosluğu transit vize vermiş bize. Tamam biz bunu istiyorduk ama sadece transit yazması, ülkeden trenle transit geçmek içinmiş. Halbuki ben otobüsle gideceğimi bildirdim. ‘’ Transit by bus’’  diye vizede yazılması gerekiyormuş.  Bir önceki yıl da aynı şekilde otobüsle gittik ve bunu vizede yardımcı olan, arkadaş gibi samimi olduğum kültür ataşesi Gerorgi Maçitidze de biliyordu ama bu detayı ben değil o bilmeliydi veya vize memurları. Rusya’nın vize işlerindeki detay mevzuatı ben nereden bileyim.

Otobüsün içinde bunaldıkça bunaldık. Geriye falan gidemezdik. Ben 40 kişilik korist ve saz heyetini nasıl İstanbul’a geri götürebilirdim ?
O yıllarda askeri ücret 2.000.- liraydı galiba. Masrafları karşılamak için 10-15 günlük bu turlar için   üç-dört bin kadar bir ücret toplardım katılımcılardan.  Kar amacım yoktu sadece kendi ücretimi bedavaya getirirdim.  Şimdi Ruslar  geçirmiyorlardı, ertesi gün de Warşova’da ilk konserimiz vardı. İşler çok karışık ve güç bir durum almıştı, ne olacaktı şimdi ?
Bir ara otobüsten sinirli sinirli indim. Ellerinde silahlarla hayt huyt diyen askerlere rağmen bekleme salonuna gidip kocaman yuvarlak bir masanın etrafındaki sandalye mi koltuk mu neyse birine oturdum. Ne yapacağımı bilmiyorum sinir, ter ,telaş , endişe ,  korku hepsi var.
Bir ara çok yüksek sesle bağırarak koca masayı kaldırıp bekleme salonunun dışarıya, ortada bekleyen otobüse bakan büyük camına fırlattım….  Şangırr…  Paldır küldür ….
Bayılmışım…
Arkadaşlar  gürültüler içinde beni görüp koşmuşlar ve dışarı çıkarıp  bir banka yatırmışlar. Kimizs bacaklarımı, kimisi ellerimi, kimisi yüzümü kolonya döküp ovuyorlar ve ayıltmaya çalışıyorlar. Birbirlerinin ellerini, kollarını ovup morartanlar bile olmuş.
Yarım saat kadar geçmiş, üşümüşüm. Titreyerek uyandığımı hatırlıyorum akşama doğru. Çünkü beni soymuşlar nerdeyse ama sırt üstü yattığım bankın tahta geniş aralıklarından buz gibi esiyor hem de kolonya ile sırıl sıklam olmuşken.
Bu sırada bizi geçirmeye başlamışlar nasıl olduysa, korktular mı, telefon edip talimat mı aldılar. Uyandığımda arkadaşlar ‘’ Tamam herşey yolunda, haydi kalk izin verdiler, gümrükten pasaport  kontrolü yapılıyor’’ dediklerinde yavaş yavaş kalkıp sıraya girdim arkadaşlarımın kollarında. Ben aksi aksi askeri kıyafetli gümrük görevlilerine bakıyorum onlar da bana biraz ürkek biraz dik dik.
Bavulları kontrol ederken valizimden bir pudra tüpü çıktı. Ayağım terlediğinden, sabahları çorap giymeden ayağıma sürerdim hep, terleyip koku yapmasın diye. Altın bulmuş gibi onu ellerine alıp anlamadığım bir şekilde bağırıp çağırıyorlar.  Aldım elime, döktüm avucuma ve elimi, soran görevlinin burnuna  soktum. Uyuşturucu falan sanmıştı galiba.
Nasıl yapmıştım ki bunları ?
Otobüse bindik akşam karanlığında ve düştük yollara. Ben en arkada yatıp uyumuşum, halim yok ki uyanık durayım.
Arkadaşlarım spor kıyafetli ben hep takım elbiseli ve elimde bond çanta ile seyahatteyim. Gümrüklerde, yollarda  adam yerine konayım diye. Bir de otobüsün en önünde şoförün yanında, elimde harita yolu takip eder şoföre de yol yardımında bulunurdum.

Gece yarılarına doğru uyanıp geldim en önde şoförün yanına. Yola dikkat etmeye başladım. Çok nadir de olsa kavşaklardaki levhalara bakınca Kiev’e gittiğimizi anladım ve durdurdum şoförü. Kiev’e 200-250 km yaklaşmışız. Halbuki Romanya( bugünkü Moldovya) dan içeri biraz girip sola yukarı doğru gidip Polonya sınırına varacaktık. Arkadaşlara-şoföre bağır çağır ve dön geriye ve sonra gir doğru yola. Bize 4-5  saate patladı fazladan ama Warşova’daki ilk konserimize yetiştik.
Konser derken bir anımı daha anlatmadan edemeyeceğim.
Benim boyum kısa ama konserlerde hep kızlar önde ve erkekler arkada ayakta olurlar. Ben arka sırada ortalarda olurum. İyi de önümü kızlar kapatır, ben ne şefi ne seyircileri görebilirim ne de seyirciler beni. Bu nedenle hep bir yükseklik bulur taşırdım konserden konsere, üzerine çıkmak için. Bu bazen sağlam bir çekmece, bazen de iki tuğla olurdu. Sahneyi boşaltınca onlar görülürdü biz kulise çekilirken ve bazı dikkatli seyircilerin tuğla taşlarını farkedip gülüşmeleri kulağımıza gelirdi ve tabi arkadaşlar da gülmeye başlarlardı bana takılarak.
Yıllar sonra korist arkadaşlarla ne zaman bir araya gelip sohbet etsek, sahnedeki tuğla taşlarını ve Rus Gümrüğündeki sinir krizimi hatırlatırlar, anlatırlar ve güler geçeriz.
Bizi festivalerin yapıldığı yabancı ülkelerde o ülkenin Gençlik ve Turizm Teşkilatları karşılardı. Varınca benim yanıma da  bir rehber verirlerdi. Rusya’daki rehberim Ermeni asıllı Galina isminde üniversiteli bir kız, Polonya’daki de Maigosia isminde şirin bir ünüversiteli kız ile Piyotr isminde bir delikanlıydı. Rehberler sabah kahvaltıda bize katılır akşam otelde odalarımıza çekilene kadar bize refakat ederlerdi.
Warşova’daki ikinci gün akşamında TC Warşova Büyükeşçiliği, elçilikte bizi yemekle ağırladı. Orda da bir konser verdik. Erkek rehber gruptaki diğer arkadaşlarla, Maigosia hep benim yanımdaydı ve yavaş yavaş aramızda yakınlaşma başladı. Geceleri taksiyle onı kaldıkları askeri lojmanlara bırakırdım hatta bir keresinde beni evlerine kadar sokup erkek kardeşi ve anne-babasıyla tanıştırmıştı.
Turne boyunca da birbirimize daha bir ısındık ve dönünce mektuplaşmaya başlayıp aşkımızı ilan ettik.
Mezun olduktan sonra, Türkiye’ye turist gruplar getirdi ve her defasında buluşup görüştük. Evlenme teklif ettim. Sevindi, düşündü ama çok üzüntülü bir şekilde kabul etmedi ağlayarak, nedenini anlatarak.
O yıllarda sıkı komünizm rejimi ile yönetiliyorlar. Konuşmalarından anlıyorum ki Rusya’ya da kızgınlar, onlardan nefret ediyorlar. Babası orduda subaydı. Bir kız arkadaşı( onun da babası subay, İtalyan bir gençle arkadaş olmuş, aşık olup evlenmiş. Ama  babasını ordudan atmışlar ve ailesi ser sefil olmuş. O yıllarda özel sektör falan yok ki adam çalışıp ailesini geçindirsin.
İşte bu nedenle göze alamadı. Ben de ısrar etmedim. Ama 1981 yılında evlenene kadar mektuplaştık,  haberleştik.  Bir nikah resmimi gönderip artık bu ilişkiyi sonlandıralım diyene kadar hep yazdı aşk dolu mektuplarını.
Polonya turnesinde öğleden sonra odamda erkek rehber Piyotr ile sohbet edip dinlenirken, radyo  haberlerinden Makarios’un öldüğünü haber verdi. Bu anı da unutmam, sevinmiştim.
Polonya dönüşü Bulgaristan’nın Varna şehrindeki bakkal ile diyaloğumu da unutmadım.

Türkiye’ye yaklaşınca arkadaşlara ellerinde kalan levaları( Bulgar parasını) vermelerini isteyip topladım. Bulgaristan ve Romanya’ya giriş çıkışlarda on veya 15 leva- ley  ayakbastı parası bozdurmak zorundaydı her insan. Tabi hepsini nerde harcıyacağız ki ? Ben de bunları toplar bir bakkala gider yiyecek-içecek alırdım ve otobüste herkese ikram ederdim.
Ben yurt dışına çıkınca gördüğüm her yabancı ile otomatikman İngilizce konuşmaya başlarım. Bulgar bakkal ile de konuşuyorum ama sorduklarıma cevap veremiyor, anlamıyor, anlatamıyorum… Daralınca ‘’  Off be ‘’ demişim. Bunu duyan bakkal  ‘ sen Türk müsün’’ diye sormaz mı ?  Evet deyince, ‘’Abe susak ağızlı, ne istiyon, ne diyon, Türkçe gonuşsana’’ diye, kırık bir Türkçe ile beni bir azarladı.  Türk müydü, Türkçe mi biliyordu sormadım çünkü otobüs bekliyordu. Hemen bir polis yanımıza yanaşır sorgular, sualler başlardı. Telaşlıydım bu yüzden.  Hemen 3-4 kg paket paket peynir aldığımı ve otobüse dönünce isteyenlere bunları dağıttığımı unutamam.
İstanbul’a geldim, başladım ders çalışmaya ve Eylül’de bütünlemeleri de verip sınıfımı geçtim de sonra bir baktım bende paralar suyunu çekmiş. Yazın para kazanmak için çalışamadım, zaten artık ders verecek talebem de yoktu.
Ne yapayım ne edeyim. Önce 2.000 liraya aldığım bir teybim vardı onu sattım Beyazıt Bir Pazarında 500 liraya sonra iş aramaya başladım da nerden nasıl başlayacağım. Bilemedim ve sonunda Günaydın Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Necati Zincirkıran’dan iş istemek geldi geldi aklıma. Onun çevresi olmalıydı. Tanıdığımdan falan değil, demek ki o sırada önümde Günaydın vardı ve onun hoşuma giden bir makalesini okuyordum.
Gittim Cağaloğlu’na sordum soruşturdum, arayıp bulup yalvarıp yakarıp yanına çıkabildim. Boğaziçi Üniversiteli olmak kapıları açmama yardımcı oluyordu. Durumumu anlattım, dinledi ve bana
-          Yarın yurt dışına çıkacağım. 15 gün sonra gel seni gazetede editör olarak işe alalım.
Dedi ama ben ona ‘’ Efendim 15 gün bekleyemem. Yemek yiyecek param yok’’ deyince , ne iş yaparsın diye sordu. Ben de karnımı doyurmak için para  kazanacağım ne iş olursa deyince düşündü düşündü,
-          Oğlum Etiler’de bir lüks lokanta açıyor. Sana da yakın. Sana ancak orda komilik önerebilirim acilen, istersen.
Dedi ve ben kabul edince lokantanın ortaklarından oğlunu aradı ve ben başladım komiliğe.  Lokanta çok lüks ve gece Bebek Belediye ve Bebek Maksim  gazinolarında sahneye çıkan sanatçılar geliyor, gece yarılarına doğru. Lokanta Sabah saat 3’e kadar açık. İstanbul’un zenginleri, sosyetesi de geliyor ve beni tanıyan Boğaziçi’li arkadaşlar da… Ben aldırmıyorum, masalardan boş tabakları topluyor ve masaaları siliyorum da sınıf arkadaşlarım rahatsız olmuşlar. Galiba Cem Boyner patrona ‘’ Bir rahatsız olduk, Nuri bizim arkadaşımız’’ deyince patron 15 gün kadar sonra beni arkada küçük bir odaya çekti, ‘’ Sen bundan sonra ortaya çıkma, kimseye görünme,  garsonların getirdikleri adisyonlara bak, paraları al. Ayrıca mutfağa gerekli yiyecek ve içecek maddelerini de almakta ahçıya yardımcı ol’’ dedi ve işi bitirdi. Geceleri uykum gelip dikkatim dağılmasın diye soğuk nes kafe içirmeyi de ihmal etmiyordu patron Nusret Bey ( Necati Bey’in oğlu Sedat’ın ortağı).


Dersler başlamıştı.
Son sınıfta Pazarlama ağırlıklı dersler seçtim. Yapıma uygundu. Hareketlilik, insanlarla diyalog, koşturma, dolaşma ilgimi çekiyordu. Kapalı mekanlar, masa başı hesap kitap işleri hiç cazip gelmiyordu.
 Bir yandan dersler bir yandan işler…3 ay kadar devam edebildim ama baktım dersler ayvayı yiyecek, bıraktım işi ve derslere asıldım. Lokantada yemek yediğimiz için aldığım parayı da biriktirmiştim, o beni üç ay kadar idare ederdi. İşten ayrılırken ‘’ Nusret ve Sedat Bey’ler, mezun olunca kaç lira verirlerse biz de şimdiden sana verelim, gel bizimle kal birlikte çalışalım. Bize üniversite diploman lazım değil. İlerde biz gelişeceğiz, Bodrum’da otel açma fikrimiz var, orda yönetici olursun’’ dedilerse de kabul etmeyip okula derslere döndüm.
Maddi sıkıntımdan,  lokantayı bırakmamdan Öğrenci İşleri Müdürü Ayfer Neyzi’nin haberi olmuş. Ayfer Hanım hocalarımdan Nezih Neyzi’nin eşi. Beni Birinci Erkek Yurdunda, belletmenlik mi denir, bekçilik mi denir neyse orda işe aldı. Askari ücretten ve Sosyal Sigortam 1977 Kasım’ında başladı. Geceleri saat  12.00 ‘ye  herkes uyuyana kadar girişteki boşlukta bir masa başında oturur giren çıkanları kontrol eder, yabancıları sokmazdım içeri.  Misafir gelenlerin kimliklerini alır ve kime, hangi odaya geldiklerini not ederdim. İşte öyle bir iş ama o yılımı böylece rahatlıkla geçirdim.
Dördüncü sınıfta birinci dönem sonuna kadar bende şafak atmaya başladı. Tamam o ders yılı sonu mezun olacaktım da nasıl hangi parayla ev tutacak ve içine minimum ihtiyaçlarımı karşılayacak eşya-tabak çanak alacaktım ? Hep yatılı okudum. Benim İstanbul’da arkadaşlarımın çoğu gibi evim barkım yoktu veya ailemden maddi yardım almam söz konusu değildi ki ?
Vardım yine danışman hoca’ya;
-          Hocam ben mezun olamam,
Deyince,
-           Oğlum manyak mısın. Yine ne var.
Gibi argo kızınca ( hocalarımla aram iyiyidi- arkadaş gibiydik) ben gelecek yıl ilk sömestir yurtta kalmam gerektiğini, işe girip çalışıp para biriktirmem gerektiğini,  ev tutup eşya almam gerektiğini falan anlatınca detaylıca;
-          Tamam kolayı var, zorlanmayacağın 1-2   ders bırak  seneye ilk sömestir alacağın, böylece  talebeliğin devam eder, yurtta kalırsın, istediğin olur.
 Dedi ve öyle yaptık,  hocalarıyla da konuşup anlaşarak.
Ben dördüncü sınıfta Türk Müziği Kulübünü bıraktım. Sadece Yıllık Kolu Başkanı olarak, mezuniyet yıllığını çıkarmakla uğraştım ve derslerime ağırlık verdim.  Ha, bir de 1978 yılı mezuniyet balosunu tertip ettim, Yeniköy Carlton Otelinde. Mezuniyet yüzükleri için bir kere Kapalıçarşı’ya gidip kuyumcularla  tanıştım, fiyat aldım ve sonra üniversite kantin ve yurtlarının girişine ilan astım ve paralarını topladım isim ve ölçülerini yazarak. Mezuniyet balosu ve mezuniyet yüzükleri fazla vaktimi almadı. Bunlardan  maddi kazancım sadece kendiminkini bedavaya getirmekti  ama manevi kazancım çoktu, tüm arkadaşlarım tanırdı severdi beni.
Her yıl  ikinci dönemde,  Boğaziçi Üniversitesi’ne  Türkiye’de iş yapan yerli ve yabancı büyük şirketler  son sınıf öğrencileriyle görüşmeye, mülakat yapmaya gelirler. Bu yıllardaki krizde, işsizlik ortamında hala geliyorlar mı bilmiyorum. Yani kapanın elinde kalıyoruz.
Ben de Bakırköy’de açılan bir AVM ‘in sahipleri tarafından ikna edildim. Aylık 4.500 liraya anlaştım ama diğer taraftan üniversite hocalarımdan Nezih Neyzi beni kamu sektörüne istiyor.
Hocama maddi durumumu anlatıp daha fazla maaş alabileceğim özel sektörü seçmem gerektiğini anlatmaya çalışırken biraz kızdı ve ‘’ Nuri seni cehenneme çağırsalar kaç para verirsiniz’’ diye soranlardansın  deyince gücüme gitti ve Denizyollarına girmeyi kabul ettim, gerekli belgeleri hazırlayıp teslim ettim Denizcilik Bankası Türk Anonim Ortaklığı Personel Müdürlüğüne. Temmuz ayı başında işe başlayacaktım. O yıllar Ecevit Hükümeti dönemiydi. Üniversitemizden Kenan Bulutoğlu işletmeler bakanıydı ve üniversitemizden bazı hocalar Nezih Bey gibi devlette üst makamlarda iş başındaydı.İdealist bir kadroydu ve özel sektör gibi genç, çalışkan üniversite  mezunlarını,  kamu sektörüne çekmeye çalışıyorlardı.  Örneğin;  o yıl Öğrenci Derneği Başkanı Erdal ve Daçka’lı ve Boğaziçi’li sınıfa arkadaşlarım Halil de  benim gibi Denizyollarında işe başlamışlardı.
Yıl sonu geldi. Okulda mezuniyet töreni yapıldı, temsili diplomalar dağıtıldı,kepler fırlatıldı ve akşam da Carlton Otelinde kutladık mezuniyeti kutladık, yedik içtik eğlendik ve dağıldık biraz hüzünle.
O yaz hemen sınavlardan sonra Türk Sanat Müziği Korosu Azerbaycan’da yine, festivallere katıldı. Ben ve korocan arkadaşlardan Şahsende son sınıfta bırakmıştık koroyu. Mezuniyet balosunda sohbet ederken, Şahsende bana ‘’ Temmuz başında işe başlayana kadar ne yapacaksın. Gel Balıkesir’e gidelim. Artur’da yazlığımız var, dinlenirsin ‘’ diye davet etti. Doğruydu. Kabul ettim ve iki gün sonra, yurdu boşaltıp otobüsle Balıkesir’e vardık Şahsende’nin Balıkesir merkezdeki evlerine. Şahsende’nin babası Abdullah Amca, Balıkesir’in tanınmış sanayicilerindendi, tarım aletleri imal ediyorlardı.
Ertesi günü ailece hep birlikte Artur’a yazlıklarına gittik. Bir hafta kadar kaldık. Çok güzeldi. Abdullah Amca, anne ve iki kız kardeşiyle çok iyi dinlenip eğlendik. Aile beni kendi evlatları gibi ağırladı.
Artur’dan dönüp bir hafta kadar sonra Fındıklı’da Denizyolları Turizm Tanıtma Müdürlüğünde işe başladım. O yıllarda Denizcilik Bankası Genel Müdürlüğü adı altında; Denizcilik Bankası, Denizyolları İşletmesi, Şehir Hatları İşletmesi, Haliç Tersanesi gibi kurumlar vardı, hepsi Genel Müdür Nezih Neyzi’ye bağlıydı.
İlk iş günü öğleden sonra, üniversiteden Öğrenci İşleri memurlarından benimle samimi olan Mehmet Ali’den bir telefon geldi bana. Açtım telefonu ‘’ Hayırlı olsun ‘’ dediler ama şaşırdım. ‘’ Daha ben bilmiyorum buranın telefonunu, hayrola sen nerden buldun, niye arıyorsunuz’’ diye sordum ama garip bir şekilde hal-hatır sormaya devam ediyordu. En sonunda ağzından baklayı çıkardı ve daha bir hafta önce yanından geldiğim Şahsende’nin babasıyla trafik kazası geçirdiğini, kendisinin vefatını ve babasının yaralı olduğunu bildirdi. Aile üniversiteyi arayıp bana ve diğer samimi arkadaşlarına haber vermelerini söylemiş. Can Aksoy ve Rıza Doğru gibi Şahsende’nin samimi arkadaşları Balıkesir’e gidiyorlardı, beni de bekliyorlardı.


YAZARIN TÜM YAZILARI>>


YAZARLAR SAYFASINA ==>>>
Medya Ermenek Haber Sitesindeyayınlanan makaleleriniçeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Kuralları
Yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret, küfür, aşağılayıcı, küçük düşürücü, pornografik,
ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici,
yorumların her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu yorumcuya aittir.
İsimsiz yazılan yorumlar bir saat içinde sistem tarafından otomatik olarak silinir.

Düzenleme | Copyright © 2013-2020 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com