M|E Medya Ermenek Medya Ermenek
...
Facebookta Paylaş

ERMENEK’TE BİR ŞÖYLEŞİ


Yukarı baktım mı yer yer tepeler 
Burguyla dağları delesim gelir
Aşağı baktım mı bahçeler bağlar

Kuş olup dallara konasım gelir.

Öyle anlar olur ki duygular içimize sığmaz olur taşar, akar çağlayı çağlayı. Gönülde oluşan duygular dillere dökülür; ustasının elinden sazın tellerine iner. İşte bu dizler de söz ipliğine inciler dizer gibi sıralanmıştır. Taşlarla boğuşarak onları “ezen ve yenen Ermenek’i” gösteren bir yön levhası olarak bu dağlar,  bu tepeler için dillendirilmiştir.                                 Taşeli Yöresi, kim bilir kaç uygarlığı besleyip büyüttükten sonra bu günlere gelmiş; gelecek kuşaklara da yurt olacaktır. Bu yaylanın güzelliğini kimse yadsıyamaz. Yüce dağları, gür ve yeşil ormanlarını, vadilerini, çağlayıp akan köpüklü derelerini, bir gören bir daha gelmek ister. Ne var ki, buradaki doğanın güzelliğini kırıp geçirmekte, yağmalamakta çok ileri gitmişiz. Özgün dokusunu koruyarak gelecek kuşaklara bırakmalıyız dilekleriyle başlaya-lım dertleşmeye..                                                                                                                         Haziran’ın son günleriydi. Öğle vaktine yakın, “Havasıl’a” inen yolda, üç dört çocuk bana doğru geliyordu. “Çocuktan al haberi” sözüne uyarak aradığım evi bulacağım sevinciyle sordum çocuklara. Anlamsız, biraz da şaşkın bakışlarla önce beni, sonra da birbirlerini süzen bakışların ardından yürüyüp gittiler. Şaşkınlık içinde bakakaldım arkalarından. Tam bu sırada yolun solundaki ceviz ağacının gölgesinde dinlenen iki kadına ilişti gözlerim. Yaklaştıkça nur yüzlü “devlet ana” örneği saygı duyulan bir izlenim veriyorlardı bana. Yaklaştıkça elleri kınalı, dilleri dualı, güngörmüş, yaşamın çilesiyle yuğrulmuş deneyim kazanmış oldukları her halleriyle beliydi. Yaklaşıp aradığım evin yolunu sordum.                                                             - A, yavrum! O bu vakte kadar evinde mi kalır. Kızıl İn’in orada bir yerde tarlasına su çıkarmaya gitmiştir. Aylardır didinir durur zavallı. Parası pulu yok ki amele tutsun...
 Söyleşimiz böyle sürüp giderken, onlardan daha genç bir nine selam vererek elindeki çapıt çulları* sermeye başladı yeşil otların kapladığı toprağın üzerine. Elleri öpülesi bu yaşlı ninelerden öğrenilecek çok deneyimlerin, kent kültür izlerinin bulunduğunu seziyordum. Bir keresinde köylerimizde “maniler” derlerken bir ninenin:
“A, kuzum, a, yavrım! yaşını başını da almışsın amma nene gerek elin manisi türküsü. Para getirecek bir işin ucundan tutsana! Dediğini hiç unutmamıştım. Onların bir ayağı çukurda iken böyle geçim derdine düşürülmesinden utanarak ayrılmıştım yanından. O günleri anımsayarak bu ninelerimizi konuşturmak istedim. Kültür ve geleneklerimizin canlı kaynağı  bulunmaz bir değeri, köklü çınarlarıydı bunlar. Nurlu yüzlerinden, kınalı ellerinden Tanrı (c.c.) sevgisi yansıyordu bakışlarından. Onlar konuştukça deneyimsizliğimi, bilgi eksikliğimi biraz daha yakından öğrenme olanağını yakalamıştım.                                                             En yaşlısı Sultan Nine, çapıt çulu getiren teyzeye dönerek:                                                       - Bizi evine çağırırsın! Daha rahat edersiniz, dersin ama bu güneş, bu yeşillik bu yapraklar var mı orada? Bak ayaklarım toprakta, gelişimiz de ondan gidişimiz de oraya!    - Topraktan uzaklaşanların bizim kadar ferleri yok. Dizleri ağrı içinde, belleri bükülü. Eskiden böyle yerlerde oturmazdık. Ak sıvalı sekilerimiz vardı. Gözümün önünden hiç gitmi-miyor, burnumda tütüyor… Oradaki ak toprağın cılasının ayrı bir kokusu vardı. Şu yaşıma geldim unutamadım. Yeni sıvanmış gibi tütüyor burnuma.                                                               - Sultan Nine söze karıştı yeniden:                                                                                       - İnsanlar sırtlarında soluğu kesilerek yukarı katlara taşıdığı mobilyalarının kölesi oldu. Her gün kavga, gürültü aldı başını gidiyor. Neymiş; yeni alınan koltuğun yüzü kirlenmiş ayağı halının üzerine gelmiş. Alttaki desteği kaymış. Evlerde herkes birbirini denetler oldu. Kadife yüzleri kirlenmesin, daha neler.. Onları yerli yerine kondurmak için bir aşağı, bir yukarı çekiştirir dururlar. Böyle olmadı, ileriye çek, şunu yanına asıl. Olmadı pencerenin önü açık kalsın! Bu da olmadı, balkon kapısı nasıl açılacak? Kanepeyi beriye alalım. Bir telaş alır evin içini.. Suntan  Nine:                                                                                                                      - Şimdi bu aygıtlar herkese hükmetmeye başladı. Kime ne diyelim! Bir süre sonra baş köşeye kondurulanlar da bizimle birlikte yaşlanacak, yıpranacaklar. Sonu alınamayan yolda yürümeye çalışanlarla, eşyalarının tutsağı olanlar bu noktada yol ayırımındalar.                                   Derin düşüncelere dalmıştım ki Şerife Nine içini çekerek:                                                  - A, Sultan, diline sağlık! Ben söyleyememiştim. Herkesin evinde o kavga. Bir mobil- ya sevdası başladı ki, sonu nere varır bilinmez. Hani bir söz var “Görmediğin bir oğlu olmuş, tutmuş bacağın ayırmış.” İşte o hesap; moda dedikleri süsleme özentisiyle komşusuyla yarışa girme. Gösterişe karşı bu aşırı düşkünlük ocakları bile söndürecek hale geldi mi?. Nerede bulalım şimdi o iki katlı cumbalı evimizi? Altta yakacağımız meşe odunu, piynar kökü, artık eşyalarımız, patetes, soğan, cevizler, kurular…                                                                           Dalmış gitmiştim onların söyleşilerine. Ağzım açık kalmıştı konuların irdelenişine. Kent ve kasabalara kadar inen moda denilen süsleme ve mobilya merakı konusunu inceleme ve eleştirilmesi gerekli tüm yönleri, insan yaşamındaki yeri; bir sosyolok, bir ruhbilim uzmanı gibi düşünceler üretiyor, söylüyorlardı.  Şerife Nine bana dönerek                                                         - Sen daha gençsin, arasan da onlar kitaplarda kaldı. Unutma delikanlı; Sen sen ol gör-düklerin gibi davranma çocuklarına. Şimdiki çocuklar öğüt dinlemez oldular. Onlar, bizim yaptıklarımızla konuştuklarımızı karşılaştırıyorlar. Senin allayacağın davranış önemli oluyor onlar için. Benim torun küçük, anlamaz demeyin.                                                                               Bu nineler canlı birer tarih gibi konuşuyorlardı Bizim kitaplar, gazeteler yazmıyordu onların verdiği bilgileri. Deri ve etkileyici bir bakışla süzüyordu beni. Öksürür gibi yaptı. Soluk aldı ve:                                                                                                                                   - Şimdi devir değişti diyenler var. Eee, yerinde duran ne var ki? Her şey değişecek. Am aslını, neslini unutmadan değişecek. Kökünden sapmayacak, köküne bağlı olarak gelişecek. Bir söz var “Abdalın uyuya kalanı erenlere yetişemez. El aleme özenenler yarı yolda kaldıklarını köprülerin altından çok suların aktığını anlar ama nice değerlerin ellerinden uçup gittiğini, başını taşa vurunca anlarlar. Değişim değişim diyorlar. İnsana yararlıysa, çağdaş medeniyete uygunsa değişim güzeldir. Yoksa dışı kalalı, içi alaylı olur..                               Ben bir suskunluk içinde ne söyleyeceğimi düşünüyordum.                                               - Niye daldın yavrum! Demesiyle toparlandım.                                                                   - Ne güzel bir araya gelmişsiniz. Hava iyi, çevre yeşillikler içinde, meyveler olgunlaşıyor. Söyleşiler yapıyorsunuz deyice elindeki örgü işini bırakarak elleriyle çevreyi göstererek:                                                                                                                                       - Bağ evlerimiz hayalet bir yer oldu. Oturmak isteyenler var ama çekiniyorlar.                  Merak içinde, neden? Diyebildim. Gözlerini bir noktaya  dikmiş derin bir bakışla:            - Düşkünlük, aşağılık sayılıyormuş. Katı olmayanlar, düşkünler otururmuş bağ evinde. Benim büyük torun evvelki gün: “Nene, nene statü, statü,onur meselesi” diye alay ediyordu. O yüksek okulda okuyor. Diyeceğim o konutların kapısına kilit vuran geldi. Şimdi katlarda bunalıyorlar, tutukevi koymuşlar katların adını. Güzelim, kişilikli, sağlıklı evlerden utanır olmuşlardı.. Onlar bu görüşlerini anlatırken usuma takılan soruyu sormaktan çekiniyordum. Son anda dilim çözüldü.                                                                                                                      - Nine, kusuruma bakmayın ama bir şey takıldı usuma. Sağlıklı evi anladım, “kişilikli” evler dedin, daha sözüm bitmemişti ki:                                                                                        - Yavrım, nesi var anlamayacak! Senin bir kişiliğin yok mu? Sana özel, seni anımsatan seni çağrıştıran bir özelliğin var. Senin soyut ve ruhsal özelliklerini gösterir. Bu sana yakışacak durum ve davranışındır. İşte bu senin kişiliğin…                                                        Dedi ve sustu. Usum yeni kavrıyordu bilge ninenin gizemli söylediklerini…                     Şimdi kalkacak birileri “Bunlar nostalji, eskiye özlem” deyip tanıyı koyacaklar. Oysa evler içinde oturanlarla birlikte ayakta kalır. Yolu, ışığı, suyu ve komşusu olan evler, bir de bahçesi varsa yaşam kaynağıdır. Kendine özü bir havası, bir duruşu ve kullanım rahatlığı vardır. Üst kattan bir takım uygunsuz sesler gelmez. Merdivenlerde cığara artıkları görülmez. Kuş sesleri, su sesine karışarak ninni olur, ezgiler olur kulaklarda huzur verir gönüllere..                        Hoşca kalın diyerek ayrılırken düşünceler içindeydim. Ayakta kuruyup ölen ağaçlar bir yana çoklarının arayıp kavuşamadıkları bu değerler böylesine ucuz gitmemeliydi…                Karamanoğlu Musa Bey, bu topraklara ceviz yuvaları açarken, yukarılardaki camilerin hamamın, Tol Medrese’nin temellerini atıyor, yediülüklü çeşmenin temellerini açtırıyordu. Anadolu mimarisine uzanan yolu Ermenek’ten başlatarak, Türklük ruhunu yansıtan bir sanata hizmet etme ülküsünü yaşatıyordu.                                                                                                      Şimdi düşünüyorum da, bu çalışmaları yürütürken Sultanıbağ’dan, Delallar’a kadar salkım salkım ak dimnitlerden, sararmış sultani üzümlerden arta kalan arı artığı çingillerin yaşam vereceğini hayal eder imgeler miydi ?                                                                                  Usumun bir köşesinde de, dertleştiğim yaşlı ninelerin son sözleri beynimi tatlı tatlı tırmalayışı bana yeni yeni çevrenler (ufuk) açıyordu. İşte elleri öpülesi ninelerin son sözleri:    “ Bu beton kutularda, hiç biri gökyüzünün mavisini göremiyor. Yıldızlar yok, ayın hilalini,, dolunayını göremiyor, bilmiyor. Bu nedenle çocuklarımızın hayal güçleri gelişmiyor. Böyle olunca da yaratıcı güçleri de sönük kalıyor. Kuş seslerinden uzak kaldı kulaları. Cam kutulardan çocuklarımıza yaban ellerin masalları anlatılır, çizgi filimleri izletilir. Çınar yapraklarının dilimlerini kokusunu görmüyor arkadan gelenler. Bir de elimize, kazancımıza hiçbir ahlaksızlık, haram girmezdi o günlerde. Daha ne deyim… Suçlu gibiydim, utandım, kendimi savunacak bir söz bulamadım...                                  



Halit AKSUNGUR



YAZARLAR SAYFASINA ==>>>
Medya Ermenek Haber Sitesindeyayınlanan makaleleriniçeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Kuralları
Yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret, küfür, aşağılayıcı, küçük düşürücü, pornografik,
ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici,
yorumların her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu yorumcuya aittir.
İsimsiz yazılan yorumlar bir saat içinde sistem tarafından otomatik olarak silinir.

TEFRİKA YAZI DİZİSİ

ULUCANLAR'IN SON MAHKUMU

1.BÖLÜM 2.BÖLÜM 3.BÖLÜM 4.BÖLÜM 5.BÖLÜM 6.BÖLÜM        

sanalbasin.com üyesidir
Düzenleme | Copyright © 2013-2020 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com