M|E Medya Ermenek Medya Ermenek
...
Facebookta Paylaş

HELE Bİ EMEKLİ OLAYIM !


Kentbank’taki günlerimde, artık İstanbul’da kalıp kök salmaya karar verdim. Düşündüm taşındım, Ankara ve İzmir gibi en büyük şehirlerimizden bile gençler, İstanbul’a taşınıyorlardı iş imkanları için, ailelerini bırakıp. Benim önümde iki oğlum ne yapacaktı ? İşte bu nedenle kendime ve evlatlarıma evler almak bir tarafa, Karacaahmet’ten, Allah kısmet eder inşallah hayırlısıyla, mezarlık yeri bile aldım. Koşuyolu’nda dünyada evim olamadı, bari ahiretlik yerim olsun dedim.
En güzel şeydi biliyor musunuz ?
Dünya’da en sevdiğim mesleği elde ettim ? En sevdiğim işi yapmaya başladım.
1992-1993 ders yılı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu Bankacılık Proğramından, bankacılıkla ilgili dersler vermem için davet geldi. Emekli olduğum 2008 yılı yazına kadar İkili Eğitimde( akşamları),  2008-2009 ders yılında itibaren de hem akşam hem gündüz sınıflarına; Bankacılığa Giriş, Mesleki Yabancı Dil (Finans-Bankacılık İngilizcesi) ve Bankalarda Risk Yönetimi dersleri vermeye başladım. Derslerde faydalanıp fotokopi olarak öğrencilere dağıttığım ders notlarını kitaplar haline  getirdim. Aynı dersleri  onbeş  yıl kadar önce faaliyete geçen İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi’nde de veriyorum ve halen devam ediyorum.  Ancak 2019 yılında, Beyazıt’ta ders verdiğim binalar, Fen Fakültesi’nin bazı bölümlerine ( onların binalarına el konulduğundan-üniversiteden alındığından) devredilmişti.  Sosyal Bilimler de Gaziosmanpaşa ilçesine taşınmak zorunda kalmıştı. Burası evimden çok uzak olup gidiş-dönüş zorluğundan okula gidip gelmeyi bıraktım; çok sevdiğim öğrencilerimle beraber olmaktan mahrum  kaldım.
Koşuyolu’nda  girdiğim inşaat kooperatifinde işler iyi gitmiyor, ağır ilerliyor ve soyup soğana çeviriyorlardı üyeleri, üzülüyordum, umutsuzluğa kapılıyordum.
1992 sonunda , Kentbank’taki nisbeten yüksek maaşıma güvenerek yeni bir daire satın aldım, müteahhitten..  O zamanın parasıyla, Maaliyeti 500 milyon TL’yi buldu. Emlak Kredi Bankası on yıllık döviz konut kredisi veriyordu, aylık 1.106 mark taksit ödeme ile, 100.000 mark karşılığı kredi çektim. Kredi aldığımda mark kuru 5.408 liraydı.  TL kredilerin vadeleri  en fazla dört yıllıktı ve aylık taksitleri ödemeye maaşımın tamamı bile yetmezdi.  Unutabilir miyim hiç ?  O yüzden döviz kredisine girdim.
Evi alıp taşındık. Nisan 1994 ayında ekonomik kriz patladı. Mark kuru 25.000, dolar kuru 40.000 liraya çıktı mı birkaç ayda ?
Kooperatifteki hissemi, 160.000.- liraya satabildim ancak ( bankada vadeli mevdutta kalsa 250-275.000.- olurdu o yıllardaki yüksek getiri oranlarıyla). O parayla ve arkadaşlardan aldığım döviz borçlarıyla Eylül-1994 te Emlak bankası borcunu , erken kapattım, daha da çok kurlar yükselir korkusuyla. O ilk evin maliyeti bana 900 milyon liraya yaklaştı  yüksek kurdan aldığım marklar nedeniyle. Bir yıl önce satın alacak ev ararken, bizim aldığımız evden  geniş , dört odalı, çok daha lüks evler 750.000 milyon liraydı.  O aylar kahroldum, ailece perişan olduk ve 2-3 yıl yemeden içmeden ve giyinmekten kestik ve borçlarımızı ödedik ama ilk evimizin aklımızda  sevinci değil korku ve endişeleri kaldı . Hayatımdaki bu ilk kendi evimizden önce 11 kere kiracı olarak eve taçınmıştım. Onikinci taşınma kendi evimeydi ama buna sevinememiştik fazla, sevincimiz kriz öncesi bir yıl kadar olabilmişti kısacık.
Babamı kaybettim 1996 Mayıs ayında.  Maddi imkanlarım çok kısıtlıydı. Ona ne lokantalarda yemekler ısmarlayabildim ne de sırtına yeni bir takım elbise alabildim. İçimde halen bir uktedir.. İyi günlerimi ne yazık ki göremedi. Kayınvalidem de. O da ‘’ Nasıl ödeyecekler bu borcu çocuklar ?’’ diye dertlenirdi hep. Birbirlerine yakın vefat ettiler. Allah’ım her ikisini de nur içinde yatırsın.
Anlaşmazlıklar oluyordu zamam zaman çalıştığım bankada. Daha önceki yıllrda  iki kere istifamı geri aldırdılar yalvara yakara ama üçüncü istifamı verdim geri almamak üzere, yirmiikinci şubeyi açmadan bir gün evvel, üç buçuk yıllık bir dönem sonunda.
 Arap Türk Bankası’nda çalışmaya başladım 1996 kış başında Genel Müdür Yardımcısı olarak.
Arap Türk Bankası 1977 yılında Libya Devleti, ve İş Bankası – Ziraat Bankası ortaklığıyla kurulmuş ve kurulurken o yıllarda sadece  TC Merkez Bankası yetkisinde olan kambiyo ve dış ticaret  imtiyazları verilmişti. Türkiye’ye, Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle batılı emperyalist devletler ambargo uygulayınca Türkiye ekonomik ve döviz krizine girmişti. Türkiye dostu Kaddafi de bu banka ile Türkiye’ye ekonomik açıdan, dövizler akıtarak yardımcı olmaktaydı. İlk yıllar çok kar eden banka, 1980 sonrası liberal ekonomiye geçiş ve tüm bankaların serbest kambiyo rejimine kavuşmaları , kötü yönetim ve har vurup harman savurma sonucu mali yönden zor duruma düşmüştü.
Kimse bana kara kaşıma kara gözüme aşık olduğu için iş teklifi yapmadı. Arap Türk Bankası da ? Banka Yeminli Murakıplarından samimi  arkadaşlarım gitmemem için uyardılar, teklifi reddetmek için.
 Bırakınız ulaslararası bankacılık standartlarına göre, ( o yıllarda Türkiye’de uluslararası muhasebe ve finansal-bankacılık-raporlama standartları pek önemsenmezdi-  kaplumbağa hızıyla yürürlüğe koyulurdu, takan da ancak uluslararası iş yapan ve yurt dışından kredi alan birkaç bankaydı) , Türkiye standartlarına göre bile tutturulması gereken mali rasyoların çok altındaydı bankanın rasyoları.
Banka genel müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı  ile yaptığım görüşmelerde, onları samimi ve güvenilir buldum, bankayı rayına oturtabileceğimi inandım.
İki-üç yıl çok çalışarak ama bankanın eski kadrosundan da çok düşmanlar edinerek bankayı düze çıkardık. Bu ekip işidir. Tamam ben çok çalışıyorum ama benim ittirmemle çok çalışmak zorunda kalarak rahatlıkları bozulan, avantaları elden kaçan kişilerin düşman olmaları normal değil mi ?
Ama bir şey daha var vurgulayacağım. Hayatım boyunca ve özellikle üst düzey yöneticiyken adil olmaya çalıştım. Liyakata, beceriye, iyi niyete prim verdim. Bunlardan uzak olanları yola getirmeye çalıştım, kötülükte-beceriksizlikte ısrar edenleri-düzelemeyenleri ilk fırsatta işten attım, aksi takdirde ben başarısız olacaktım, banka başarısız olacaktı ve ben işten atılacaktım. Adil oluşumdan dolayı sevmeyenler kadar sevenlerim de vardı.
Üniversiteden bir anım geldi aklıma adil olmak deyince.
Yirmiyedi yıılık öğretim görevliliğim esnasında, benden zayıf not alan hiç kimseye sınıf geçirmedim. Ne yalvaranlar yakaranlar ne mazeretler üretenler oldu. Geldiler, not dilendiler. Yazılı notlara sadık kalarak  önemli yerlerden sorular sorarım, sınıfta ders anlatırken de bunların sınav sorusu olduğunu belirterek. Bazen de sınıf ortalaması çok düşük olduğunda, bütün talebelere eşit 15-20 puan eklerim, böylece iyi not alanların puanları da  yükselir, zayıf olanların bazıları da geçerli not 50 ‘yi yakalarken. Fakat 90-100 alanlar ne olacak ? Ek 20 vererek, puanlarını 110-120 yapamam ki ? İşte böyle durumlarda, sınıfta herkesin önünde o yüksek notlu öğrencileri ayağa kaldırır helallik isterdim.   Ama derslerle ilgisiz olanlar çoktur. Azıcık dikkatle çalışanlar benden rahat rahat sınıf geçer ama diğerleri bocalar. Zayıf alanlar kendileri de gelip yalvarırlar, araya başkalarını da sokarlar. Kıramadığım birisi olursa sınıfta kalan bir talebemi geçirmemi isteyen,  tüm sınıftaki öğrencilerime  de, o zayıf notluya vermem gereken notu ,vermek şartıyla, kabul ederdim.
 Çalışarak geçerli not alanların, çok çalışarak 80-90 alanların günahı ne ? Ben onların haklarını nasıl öderim tembellere fazla not verip geçirirsem?
Bu konuda bir anı daha. Bir ders yılı sonu mezun olacaklardan bir kız  öğrencim zayıf alıp sınıfta kaldı. Önce kendisi yalvardı sınıfı geçirmem için, red ettim. Okul yöneticilerinden araya girenler oldu. Notlar sisteme girildiğinden ve öğrencilere ilan edildiğinden, sınıfta kalanın ihtiyacı olan 15 puan ek not vermem imkansızdı. Bu yüzden kabul etmedim. Bir gün bir telefon geldi İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nden,
-          Nuri Bey, müsaitseniz, başkan beyle sizinle görüşmek istiyor.
Saniyeler içinde kafayı çalıştırıp düşündüm. İstanbul Büyükşehir Başkanı beni niye arar kardeşim ? Tanımam, işim düşmez derken aklıma sınıfta kalan kız geldi. Hemen cevapladım.
-          Beyefendi, eğer tembel-sınıfta kalmış bir öğrencinin sınıf geçmesi için arıyorsa konuşmayalım, kendisi de üzülür ben de çok üzülürüm,
-          Dedim. Bir-iki saniye telefonda beklettikten sonra, dönüp, ‘’ Tamam Nuri Bey, iyi günler’’ dedi ve telefonu kapattı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi denince başka bir anı daha geldi aklıma. Arap Türk Bankası’nda birkaç yıl çalıştıktan sonra, Büyükşehir Belediyesi Finanstan sorumlu Başkan Yardımcılığı teklifi aldım. Mevcut maaşımdan düşüktü resmen verebilecekleri maaş ama bu mesele değil, yan faydalarla çok daha fazlasına ulaşırmış gelirlerim.  Belediye’deki pozisyonumun hem haz etmediğim politik yer oluşu ve hem de belki kanuni belki  abidik gubidik yollarla ek  gelirler gibi şeylerin bana tres olduğunu söyleyip, teşekkür ederek, teklifi red ettim.
Bu gibi davranışlarımdan ve tatlı-sert ve canlı ders anlatmamdan öğrencilerim beni severlerdi. Özellikle anfideki derslerim dinleyici misafir öğrencilerle dolardı. Mesela okul açılınca ve vizelerden sonra ilk haftalar derslere katılım pek olmaz. Ben derse yetişmek için Beyazıt Meydandan hızlı hızlı yürürken, benimle aynı saatlerde dersi olup evlerine veya işyerlerine dönen hocaları görürdüm. Bana,
-          Nuri Hoca, okulda öğrenci yok, ders yapamadık, istersen gitme boşuna,
Derlerdi. Ama ben sınıfa girince yine en az , sınıfın yarısını beni bekler bulurdum.
Mezuniyet törenlerine az katılırım. Ya çok uzakta olduğundan ya da sabah saatlerinde yapıldığından. Bir gün Haliç Kongre Merkezindeki törene katıldım, özellikle hocalıkta yirmi yılını mı, yirmibeşinci yılını mı dolduranlara teşekkür  sertifikası ve plaketi verilecekti. Israrla davet edildiğimden, gittim. Oturduk  2.500- 3.000 kişilik dolu koca salonun ön sırasına.  Konuşmalar ve  konser sonrası bizler davet edilmeye başlandık sahneye, isim isim okunarak. Benim ismim okununca, bir alkış başladı kuliste sahneye çıkıp temsili diplomalarını alıp kep fırlatacak öğrencilerden. Bir şaşkınlıkla birlikte ben çıkarken merdivenleri sahneye yavaş yavaş özürlü olan dizlerimle, koca salondan binlerce kişi de alkışlamaya başlamaz mı ? Başladım göz yaşlarımı akıtmaya ?  İşte dürüstlüğün, çalışkanlığın, sevilmenin karşılığı bu olmalıydı.  Başta rektör ve öğretim üyeleri şakınlıkla ve eminim biraz da kıskançlıkla sonradan lütfen başladılar alkışlamaya.
Çalıştığım bankalarda, banka patronlarından-hissedarlarından çok bankaları ben bir bütün olarak görüyordum. Kar edip devlete vergi vererek devletimizin giderlerine katkıda bulunan ve çalışan yüzlerce-binlerce kişinin ekmek yemesini sağlayan bir kurum. Böyle kurumlar daha çok kar etmeli, bunun için de karınca kararınca ben elimden geleni yapmalıydım bu gayede ve başarılı oldukça da gururlanıyordum bankanın kötü adamı olsam da.
Yönetim Kurulu ve Genel Kurullar Toplantılarını; Kentbank’ta görev aldığımdan itibaren organize ederdim, yardımcılarımla ve toplantılarda,   mali tabloların sunulmasını  ben yapar, değerlendirmelerde sorulara ben muhatap olurdum.  Doğrucu Davut halimle, onları yönlendirmemle  bazı Yönetim Kurulu üyeleri beni sevmezlerdi. Hangi genel müdür beni severki, yaptıkları yanlışları yüzüne vuran onları engellemek için didişen birileriyle kim yaren olur ? Ama vazgeçemezlerdi de. 
Her olumsuzluğu durdurabildim mi ? Genelde evet ama hepsi  Mümkün mü ? Benim de bakmakla yükümlü olduğum bir ailem ve onların geleceklerini garanti altına almak gibi sorumluluklarım  vardı. Neticede bordro mahkumuydum, özel sektörde çalışıyordum. Ufacık, ufacık bir hata yapsam da işten atılabilmeme vesile olsun diye ellerinden geleni yapanlar çoktu. Devlet garantisi altında çalışmıyordum.
Kısa vadede kazançlı çıkılmasa da Allah’ın da yardımıyla uzun vadede sabırlılar, dürüstler,  güzel ahlaklılar, çalışkanlar kazanır ve kazanacaktır da.  Kendimce, ben işte o zor kazananlardanım. Boğazda yalı dairem, Amerlka’da Miami’de villam ,  altımda Range Rover jip veya son model Mercedes arabam olmadı, olamazdı da. Ama Allah’ıma şükür ben ve benim gibiler mütevazi yaşamlarımızı devam ettirebilecek kadar maddi imkanlarımızı sağladık, herhangi bir çekince ve endişe duymadan günlük yaşantımızı sürdürebiliyor ve geceleri yatakta kabuslar görmeden, vicdanen rahat uykumuzu uyuyabiliyoruz.
Ayrıldığım işyerleri İnsan Kaynakları Departmanından veya bana bağlı çalışanlardan, telefonlar gelirdi yeni iş yerimde çalışırken veya emekli olduktan sonra,
-          Nuri Bey, sizi…. Kişi veya kurum aradı. Telefonunuzu istiyor. Verebilir miiz ?
Cevabım her zaman,
-          Tabi verebilirsiniz, maddi olarak kimseden alacağım vereceğim de yok, düşmalığım da yok kimseyle. Çekinmeyin, veriniz kim isterse.
Olmuştur. Ne kadar büyük bir rahatlık. Acaba herkes böyle diyebiliyor mu ?
Tanıdığım bazı üst düzey bankacı arkadaşlar emekli olamadan mesleği bıraktılar, bırakmak zorunda kaldılar, sözleşmeleri feshedildi. Özel sektörde, bankacılıkta çalışmak yukarıda dediğim gibi zor ve nankördür.  Yıllarca çalışırsın, başarılı olursun, yüksek karlar ettirirsin ama  önleyemediğin, öngörmediğin bir hata kendini kapı önünde buldurur o gün mesai bitimine doğru veya ilk Cuma akşam üstü.
Emekli olduktan sonraki görüşmelerimizden birinde eski bir genel müdürüm bana şöyle takılmıştı.
-          Nuri Bey, senden çok şeyler öğrendim iş hayatıyla ilgili.  En çok takdir ettiğim yönlerinden birisi de iyi bir politikacılığın, ikna kabiliyetin. Bizleri ve işleri iyi idare ediyorsun. Sen Kofi Annan’ın yerine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olmalısın.
İltifat etmek için söylemişti ama bu sözlere kızayım mı sevineyim mi bir anlam veremedim. Ben politik olup insanları bir şekilde idare ederek  işleri yürüttüğümün  farkında değildim. Çoğu zaman da lafımı esirgemem, paldır küldür söylerdim söyleyeceğimi. Politikacılardan hoşlanmazdım da, yalana dolana bulaştıklarından.  
Banka düzelip karlılığa geçerken büyümeye-gelişmeye de başladı. Yeni şubeler açtık, Konya şubesi gibi, kurucu ortağı olduğum ve ilk yönetim kurulu üyelerinden olduğum Finansal Kiralama Şirketi’nin kurulması gibi.
1999’de başlayıp 2000 yılı büyük ekonomik ve bankacılık krizine girdiğimizde yatırımları durdurup, krize karşı önlemler alarak, bankanın en karlı yıllarını yaşadık , sağlam temeller attık Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun getirdiği bankacılık standartlarına titizlikle uyarak.  Bu krizden  Türkiye’de 30 bankanın yok olduğuna galiba  yukarıdada bir yerlerde değinmiştim.
Banka’nın Genel Müdürü Libyalı olup Türkçe ve Türkiye’nin ekonomik-bankacılık piyasasını bilmeyip çekingenliğinden, Resmi ve özel sektörün davetlerinde, toplantılarında bankayı Genel Müdür Vekili olarak ben temsil ederdim. 1999 yılı yüksek karı sonucu ödediğimiz yüksek kurumlar vergisiyle vergi rekortmenleri listesine girmiştik. 2000 yılında, bankam en yüksek vergi veren ilk 50 firma arasına girdiğinden, yapılan törende, Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in elinden bankaya verilen sertifikamızı ve altın plaket  ödülünü ben almıştım.
1997 yılında Tekirdağ –Yenice’de sahile yakın, meşe ormanı içinde bir yazlık alıp hafta sonları gelip gitmeye başladık. 1999 depremiyle ve ulaşım zorluğuyla soğuduk. 2000 yılında, sattım.
2003’ten itibaren Mali İşler ve Risk Yönetiminde, direk bana bağlı olarak çalışan müdürlerim yetişmiş olduğundan, kendi departmanımdan çok bankanın üst düzey meseleriyle uğraşır oldum ve geceleri - hafta sonları fazla mesailerim olmaz oldu.
2005 yılında bir gün eşim bana,
-          Hacca gitmemiz bize farz oldu, gitmemiz lazım,
Dedi. Ben de,
-          Hele bir emekli olayım da gideriz inşallah
Deyince, ‘’ Allah ile pazarlığın mı var, ne kadar yaşayacağımızı nerden biliyorsun ‘’ deyince düşünmeye başladım. Kendimi boşverdim de, ya hanımın başına bir şey gelirse ben vicdan azabından ölürdüm. 2006 yılı başında hac başvurusu yaptık ve normal kurra çekimlerinde verilen sıra numarasıyla gitmemiz imkansızdı. Ama hacca gitmeler başlamadan bir ay kadar önce bir telefon aldım İstanbul Müftülüğünden, ellerimizde pasaportlarımız hazırsa, 12.000 doları da hemen banka hesaplarına yatırabilirsem, 14 günlük pahalı hac gurubundan 100 kişi kadar kontenjan boşluğu olduğunu , kabul edersem 2 saat içinde müftülüğe dekontlar ve pasaportlarla ulaşmam gerektiğini bildirdiler. Kabul ettim. Tesadüf ya, pasaportlar bankada kasadaydı.  Genel Müdürden  zor da olsa izin koparıp bankanın en hızlı şoförüyle, dolarları da vezneden hesabımdan çekip,  koştum Süleymaniye Müftülüğe.

Aralık 2006 sonlarına doğru gittik hanımla hacca ve görevimizi yapıp 14 gün sonra 2007’de döndük Allah’ıma şükür.
Üniversite yıllarındaki korodaki arkadaşlarımdan, Türk  ve Batı Müziğine de vakıf olup anlayan  Mahmur Abra, Boğaziçi Mezunlar Korosu adı altında bir koro kurmuştu. Dönem arkadaşlarım da vardı, tanımadığım sonraki mezunlar da.  Ona üye oldum ve akşamları haftada bir, konserler öncesi haftada birkaç çalışmalara katılmaya başladım. Bu sayede çok sevdiğim ve özlediğim üniversite mekanıma sık sık uğrama, özlem giderme imkanım oldu. İlaveten Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği, Ermenek ve Çevresi Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfına üye olup aktif olarak çalışmaya başladım.  Darüşşafaka Cemiyeti ve Darüşşafaka Mezunlar Derneği’ne zaten  1990’larda, İstanbul’a geri dönünce üye olmuştum ve faaliyetlerini takip ediyordum ve katılıyordum. Böylece sosyal sorumluluklarımı bir nebze yerine getirmeye çalışmaktayım.
2007 yılında, İstanbul-Kocaeli sınırı Bayramoğlu’nda bir vadi yamacından, denize yakın, 600 metre karelik bir arsa aldım, dikenlik, çalılık.  Etrafını tellerle çevirtip,  içine bir portatif kulübe koyarak   sınırlara çam türü fidanlar diktim, ortalara her çeşit meyve fidanlarıyla.  2008 ilk baharında başladım domates, biber, salatalık, lahana  gibi sebzeler yetiştirmeye. 2008 Temmuz sonu emekli olduğumda aldığım kıdem tazminatı ve elimdeki birikimlerimle de içine iki katlı, bir ağaç villa yaptırabildim, çevredeki lüks villalar kadar gösterişli olmasa da. Soğuk, yağışlı kış ayları dışında, zamanımın çoğu burda toprakla, çiçekle, böcekle, meyve sebzeyle uğraşarak, sokak kedileri ve köpekleriye oyalanarak geçiyor. Emekliliğimde hiç sıkılacak zamanım olmadan.
Bol bol da kitap okumaya çalışırım. Kuranı Kerim Tefsirini de, Dünya Klasiklerini de bazen ilk defa bazen tekrar olsa da. Türk Edebiyatındanda elbette okurum.
Nerde sıkılacak zaman ?
Ağustos-Eylül aylarında Ermenek’e de gitmeden yapamam. Hem annemi ziyaret eder, hem akrabalarla ve çocukluğumun geçtiği yerlerle hasret gideririm.
2000 yılı bankacılık krizinden sonra, Interbank’ta çalışmaya başladığımdan itibaren uzmanlaştığım bazı bankalardaki mali kontrol ve denetim işleri, Risk Yönetimi adı altında birleşti ve sıkı sıkı tüm bankalarda uygulamaya konuldu. Arap Türk’te de zaten mali kontrol bölümünü kurup, başına güvendiğim bir kardeşimi getirmiştim  1996 yılından itibaren. Risk Yönetim Birimleri ve yönetmeliklerini de hazırlayıp uygulamaya koyduktan sonra, Ziraat Bankası’ndan ( bankamızın Ziraat Bankasını temsilen bulunan yönetim kurulu üyesi vasıtasıyla) 2002 yılında bana bu departmanın başına geçmem için Genel Müdür Yardımcılığı teklifi geldi. Emekli olmak üzere, istifa dilekçemi verdiğim 2008 yılı Mayıs ayında da aynı bankadan İştiraklerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı teklifi geldi. Ama politikacılarla ve iktidarın veya gelecekte iktidara gelecek partilerin ileri gelenlerinin taleplerine ve müdahalelerine göğüs geremeyeceğimi bildiğinden, teşekkür ederek, teklifleri kabul etmedim. Hele Ankara’da görev almak ve hafta sonları eve gelip gitmek fikrini hiç beğenmedim. ‘’ Yakında İstanbul Finans Merkezine taşınacağız’’ dediler, onbir yıl oldu, halen taşınmadılar.
5. Mayıs.2008 günü sabah saatlerinde Genel Müdür odasına çağırdı. Çıktım. Yanında aynı zamanda İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı  da olan Yönetim Kurulu Başkanımız vardı. Oturduk, birer çay içip az sohbetten sonra Yönetim Kurulu Başkanı;
- Nuri Bey, yıl sonuna kadar bankamızın elliye yakın şube açmasını kararlaştırdık. Geniş bir organizasyon değişimine ve yatırımlara girişiyoruz ve sizden destek bekliyoruz.  Görüşleriniz nedir ?
Deyince, bu banka için şubeleşmenin kötü olacağını, büyük banakalarla rekabet edemeyeceğimizi, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri ile yaptığımız ve avantajımız olan dış ticaretin bu banka için yeterli olduğunu, bu konuda daha çok yoğunlaşmamız gerektiğini  anlatmaya çalıştıysam da , nuh deyip peygamber demiyorlardı.  Israr ediyorlardı büyümekte. Yönetim Kurulu Başkanı kendince bankayı büyütüp, karlı hale getirip, İş Bankası’nın hisselerinin yüksek bedellerle satışını yaparak sükse yapma amacı taşıdığını anlamıştım dolaylı olarak. Daha önceleri de çıtlatmıştı, Finansbank örneğini vererek.
Kabul etmedim.-
-          Ben bunu ne kabul eder ne de sorumluluğunu taşırım, hemen istifa ediyorum. Buyrunuz siz nasıl isterseniz öyle yapınız, aksi halde kalırsam size engel teşkil ederim.
Deyip , odama dönüp istifamı verdim.  Hem bölümümde, hem üst önetim şaşırdı, bankada bomba patladı, afalladılar. Temmuz sonua kadar, üç ay süre verdim yerime adam bulmaları ve toparlanmaları için ve Temmuz sonunda ayrıldım alnım ak, vicdanım rahat. Genel Müdür’ün bana vekaleti bırakıp, ben  iki ay izin yapayım, sen gittikten sona izin falan yapamam deyip Libya’ya gittiğini unutamam.
2009 yılı Nisan ayında, Genel Kurul Toplantılarımıza katılan Ticaret Bakanlığı temsilcisi beyin beni telefonla arayarak
-          Nuri Bey, nasılsınız. Siz gittiniz, banka karıştı. Sizinle iki saatte biten toplantılar, bu yıl gece yarısına kadar süren tartışma ve kavgalarla devam etti. Toplantı da sonuçlanmadı. Toplantı mahkemelik olacak.  Hissedarlar birbirine düştü.
Diye haber verdi. Üzüldüm. Emeğim geçen banka ne hale gelmişti. Ben ayrıldığımda banka 25 milyon kardaydı ( özkaynaklarına ve aktif büyüklüğüne göre iyi bir kar).  Kalan 5 ayda zarara dönmüş ve iştirakler karlarından yapılan reeskont temettü geliriyle sembolik 2 milyon TL kar açıklanmış mali tablolarda. Bu durumdan Yönetim Kurulu Başkanı sorumlu tutulmuş ve hissedarlar arasında, yönetim kurulu üyelerinden istifalar, yeni atamalar falan derken kavga gürültü çıkmış.
2009 yılı başına kadar yönetimi elinde bulunduran ve söz geçiren İş Bankası’nın  dönemi,  benim istifam ile başlayan ve kötü giden 2008 yılı sonu itibariyle bitti.  Diğer ortak Ziraat bankasına geçti yönetimde söz sahipliği, her ne kadar İş bankası ortaklığı pasif olarak devam etse de. Şu anda halen de öyle. 2009 yılında banka kendini toparladı ve faaliyetlerine de gayet güzel devam ediyor. İstifama neden olan şube açma ne mi oldu. Takip eden üç yılda sadece üç şube açılabildi, şube açma girişimlerine 2008 de benden sonra başlanıldığı için ve öylece kaldı. Hatta galiba zarar ettiğinden bir veya ikisini kapatmışlar.
Çaıştığım hiçbir kurumdan kötü ayrılmadım. Son işyerimden de. Takip eden yıllarda, gitgide azalarak da olsa, yetkililerle görüşmelerim devam etti. Yemekli davetlerine, önemli kutlamalarına davet edildim. Anılarımız anlatıldı, tazelendi bazen coşkuyla, bazen sinirlenerek bazen de hüzünle.

Büyük oğlum; ‘’ Ben evlenip çoluk çocuk sorumluluğu almak istemiyorum. Türkiye’nin geleceğinden umutlu değilim’’ gibi mazeretler üretip evlenmediyse de, küçük oğlum 28 Mayıs 2016 günü evlendi. Allah bana, iki oğuldan sonra bir de kız evladı verdi, çok şükür.


YAZARIN TÜM YAZILARI>>



YAZARLAR SAYFASINA ==>>>
Medya Ermenek Haber Sitesindeyayınlanan makaleleriniçeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Kuralları
Yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret, küfür, aşağılayıcı, küçük düşürücü, pornografik,
ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici,
yorumların her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu yorumcuya aittir.
İsimsiz yazılan yorumlar bir saat içinde sistem tarafından otomatik olarak silinir.

Düzenleme | Copyright © 2013-2020 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com