M|E Medya Ermenek Medya Ermenek
...
Facebookta Paylaş

BİR ZAMANLAR ERMENEK – (2)


BİR   ZAMANLAR  ERMENEK – (su2)
(Hapishaneden Bir Mahkum Kaçtı )

Bir Zamanlar Ermenek isimli  yazı dizimizde, ortaokul yıllarımızın geçtiği 1963-1966 yıllarına ait  Ermenek günlerinden kesitler, şehir ve insan profilinden örnekler, eğitim, kültür, olaylar ve çevre konularında hatırda kalan anılardan tespitlerimizi sunuyoruz ve bazı hususların, bu günlerle bağlarını kurarak, yaşlılara nostaljik duygular yaşatmayı, gençlere de, geleceğe yönelik hedefler belirlerken dikkate almaları  gerekli olan  bazı konuları hatırlatmaya çalışıyoruz. Ortaokula başladığım 1963 yılının sonbaharında, Ermenek şehrinde Shell  isimli bir benzin istasyonu vardı. Bu ismin Türkçe olmadığını anladığımdan kime veya hangi dile ait olduğunu araştırdım. Dünya çapında faaliyet gösteren bir  İngiliz şirketinin şubesi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Çünkü, dünyada ve Türkiye’de onca büyük şehir ve ulaşılması kolay yerler varken, dünyanın öbür ucundan gelerek, tekerleğin değmediği, kuşun uçmadığı, kervanların geçmediği yer olarak adlandırılan Ermenek’te  istasyon kurmak ve işletmek tuhaf  geliyordu. Sonradan öğreniyorum, bu ve benzeri şirketler büyük sermaye ve politik güçleriyle her yere şube açabiliyordu.
Shell benzin istasyonu, şimdiki, Kaymakamlık/Heykel meydanındaki Akasya çay bahçesinin tam karşısında  bulunan taş duvarın önündeydi. Anlatıldığına göre, bir kaç yıl önce, istasyonda gece bekçiliği yapan bir karı-koca, gece yarısı çıkan bir yangında yanarak hayatlarını kaybetmişti. Pınarönü köyünden olan bu ailenin oğlu da okulumuzda okuyor ve öğrenci yurdumuzda kalıyordu. Uzun yıllar sonra, İzmir /Konak’ta bir resim sergisini gezerken, bu arkadaşıma (Mehmet Ali) rastlamıştım. Kendisi resim öğretmeni olmuş ve İzmir’de bir lisede görev yapıyordu. Bu yazı dizisi için, 2009 yılı sonbaharında,  incelemeler yapmak üzere Ermenek’e giderken, otobüste sohbet ettiğim bir arkadaş, Shell istasyonunun uzuz yıllar hizmet verdiğini, arkasındaki duvarda halen logosunun (amblemi) görülebildiğini söyledi.
 Aradan geçen 45 yıla rağmen, aynı duvar ve logonun yerinde durmasının mümkün olamayacağını düşünmüştüm. Fakat, mahallinde yaptığım incelemede, gerçekten, taş duvarın aynen korunduğu ve telefon terminal kutusu üzerinde, çevresi kireçle boyanmış olarak, duvara oyulmuş Shell logosunun yerinde durduğunu tespit edince, geriye  resmini çekmek kalmıştı. Resme dikkat edilirse, taş duvarın üzerindeki o günlerde Goraşların evi (merhum Sabahattin CAN) olarak bildiğimiz, çift pencereli, sundurma balkonlu, nostaljik  ahşap Ermenek evinin  de halen yerinde durmakta olduğu görülecektir.
  Bu tören meydanından okula veya yurda doğru yürüdüğümüzde, yolun sağ kaldırımından gidersek, etrafı tek katlı binalarla çevrili bir avlu, ortasında tarihi bir söğüt ağacı ve avlusunda tur atan insanlar görürdük. Burası, hapishane binası olup, hapisler,  volta atılan avlusu ve bir zamanlar, Ermenek şehrini ele geçirmek için, silahlı çetesi ile şehri kuşatan ve sonrasında yakalanarak idama mahkum edilen eşkıya Aslan Mehmet isimli çete reisinin asıldığı söylenen söğüt ağacının bulunduğu mekandı. Hapishanede, o günlerde  Toros Canavarı”  diye anılan  azılı katillerin de  bulunduğu söylenirdi.
Bir hafta sonu, arkadaşlarla şehir turundan yurda dönüyorduk. Hükümet meydanına yaklaştığımızda, bir hareketlilik, telaş, bağrışlar ve düdük  sesleri dikkatimizi çekti. Hızlı adımlarla olay bölgesine yaklaştık. Çevreden toplanan halk Cumma deresi-tüneli tarafına bakıyordu. Hapishaneden bir mahkumun kaçtığı ve Shell’in üzerindeki yoldan yukarı doğru gittiği, askerlerin onu yakalamak için peşinden koştukları konuşuluyordu. Manzarayı görünce ilk aklıma gelen, firar eden mahkumun, yöreye yabancı ve  şaşkın biri olduğu yönündeydi.  Çünkü, kolaylıkla  aşağıya, bağ arasına doğru kaçmak varken, yokuş yukarı ve sonu duvar gibi uzanan kaleye (Keben) doğru gitmişti. Beklememiz uzun sürmedi ve çevredekilerin “askerler mahkumu yakaladı, geliyorlar “ diyen konuşmaları duyuldu.
Mahkumun kaçış istikameti, Cumma tünelinden çıkan suyu Değirmenlik mahallesindeki elektrik santralına taşıyacak olan geniş su borularının döşenmekte olduğu yöneydi.  Kanal kenarına dizilmiş su boruları arasından, özel giysili ve oldukça zayıf olan mahkum ve iki koluna girmiş jandarmadan oluşan üçlü uzaktan göründü. Mahkumun ayakları yerde sürünüyor, yürümüyordu. Jandarmalar, avlarını yakalamış atmacalar gibi, serbest elleriyle mahkumun suratına yumruk atıyorlar, arkalarından gelen bir jandarma ise, tekmeleri ve tüfek dipçikleriyle mahkuma vurarak öfkelerini gideriyordu.  Çevreden toplanan meraklı kalabalık, bir taraftan firar girişiminde bulunan mahkuma “ yuhhh “ diye bağırıyor, diğer taraftan, mahkumu kıskıvrak yakalamış olan jandarmaları alkışlıyordu. Bu manzara karşısında, benim dikkatim firari mahkum üzerinde yoğunlaştı. Yumruk, tekme ve dipçik darbeleri altında, adeta yerde sürünerek ilerleyen mahkumda hiç bir itiraz, karşı çıkış ve acı çektiğine dair kıvranma, bağırma, sızlanma, çığlık veya ağlama belirtisi  yoktu. Kendisi bir firar denemesine kalkışmış, başarılı olamamış ve yakalanmıştı. Artık, yakalayanların elinde ve insafındaydı. Olup bitenleri kabullenmişti ve itirazının olmadığı anlaşılıyordu. Jandarmalar da, nede olsa bir firara neden olduklarından azar işiteceklerdi, yakalama sırasında yorgun düşmüşler ve bu nedenlerle çok sinirliydiler. Mahkumun bu sonucu kabullenişi, belgesellerde izlediğimiz av hayvanının, avcı hayvanlara  karşı verdiği mücadeleyi kaybedeceğini anladığında, karşı koymayı bırakıp avcılara teslim oluşlarını andırıyordu. Jandarmalar ve mahkumun hapishane içine girmeleriyle temaşa bitmiş, dağılma zamanı gelmişti. Her kafadan, duruma ve olaya ilişkin bir ses veya görüş yayılıyordu. Ben ise, perişan haldeki mahkumun onca darbe ve hareketlilik ortamında tepkisizliğinin nedenini ve neler hissettiklerini merak etmekteydim.
Bu yazıyı ilk defa yayınladığım 2010 yılında bir çok kişi ve okul arkadaşım yorumlarında ve telefonlarda olayı tüm ayrıntılarıyla hatırladıklarını söylemişlerdi. Bu olay hakkındaki son gelişme ise şöyle cereyan etti. Tatilde olduğum 2015 yılında Alanya Başken Hastanesinde  hasta bekleme salonunda yanıma oturan bir kişiyle selamlaştık. Bacaklarında kırık izleri vardı ve kontrole gelmişti. Trafik kazası geçirdiğini, bacağının bir çok yerinden kırıldığını ve yürümekte zorlandığını anlattı. Nereli olduğunu sordum. Alanya/Şıhlar köyündendi. Bana nereli olduğumu sorunca Ermene/Kazancı dedim. Adam bir anda canlandı ve oraları çok iyi bilirim diyerek Ermenek’ten birkaç isim (Halıcı Osman gibi),  Kazancıdan birkaç isim saydı ve askerliğini Ermenek’te jandarma Çavuşu olarak yaptığını, genellikle merkezde kaldığını, kısa süreli Kazancı Jandarma  Karakolunda Komutan vekilliği yaptığını söyledi. Zamanın 1965-1966 yılları olduğunu söyleyince bende o yıllarda ortaokul öğrencisi olduğumu, o dönemde hapishaneden bir mahkumun kaçtığını ve olayı izlediğimizi anlattım.
Jandarma Çavuşu Halil, kaçma olayının içinde olduğunu, iki jandarmayla adamın peşinden giderek yukarıda yakaladıklarını söyleyince, mahkumun perişan halde olduğunu, hala yumrukladıklarını arkasından ensesine dipçik vurduklarını, adamın son halini merak ettiğimi söyledim. Hafızası yerinde olan Halil Çavuş, firar edenin mahkum olmadığını, Çukurbağ köyünden İzmir/Ödemiş’e yerleşmiş bir aileye mensup olduğunu, orada bir traktör hırsızlığına adı karışınca kaçıp köyünde gizlendiğini, gelen yazıyla köyde yakaladıklarını ve sevk işlemleri yapılırken kaçmaya kalkıştığını, olay sonrası mevcutlu olarak Ödemiş’e sevk edildiğini anlattı. Yıllar sonra bu garip olayı da biraz olsun aydınlatmış olduk.
Bir zamanlar, şimdiki Ermenek merkezin adı “ aşağı çarşı” olarak söyleniyor, eski devirlerin  şehir merkezinin  “ Yukarı Çarşı” olduğu ve yıllar önce bir yangınla dükkanların çoğunun yanmış olduğu anlatılıyordu. Günlerden bir gün, Yukarı Çarşı denen yerleri görmeye gittik. Yerler taş döşeme, çevresinde ahşap evler ve kapalı   dükkanlar vardı. 1964 yılı ilk baharında, bu çarşıda bir tek dükkan açıktı. Bu dükkanı Hatem Ağalardan birisinin çalıştırdığını öğrenmiştik. Bir köşede, bir zamanlar kuru üzümden Ermenek helvasının yapıldığı bir dükkanı ve üzümün ezilmesinde kullanılan taşları görüyorduk. Taş, bir bağlantı ile merkeplere monte edilip o hayvanlar tarafından etraflarında dönerek hareket ettirilirmiş. Ben  bu Yukarı Çarşı bölgesini 2006 yılında  tekrar gezdim. Eski görüntüsü aynen devam ediyordu. Fakat, çevreye bir ıssızlık çökmüştü. Bir evin gölgesinde oturmuş 3-4 ihtiyar nine sohbet ediyordu. Aslında, sohbet ettiklerine de tanık olmamıştım. Zaten  konuşacak veya konuşulmamış bir şeyleri kalmadığı belliydi. Onlara hal hatır sordum. Onlarda benim kim olduğumu sorguladılar. Cumma civarında oturan bir halam olduğunu ve ziyarete gitmekte olduğumu, söyledim. Benim kendileriyle durup konuşmamdan çok memnun olmuşlardı. Aynı şekilde, bir duvarın gölgesinde, zaman dolduran bir çok nine ile sohbetlerim olduğundan, değişik birileriyle konuşmanın onları nasıl memnun etiğini de biliyordum.
Bu sohbetten sonra, ziyaret için evine vardığım Ayşe halamın borda kapısı kilitliydi. Komşularına sorduğumda, kısa bir süre önce aniden vefat ettiğini söylediler. Neticede, eski mekanları ve akrabalarımı ziyaret için giriştiğim bu tırmanış yolculuğu büyük bir şok ve üzüntüyle son bulmuş oluyordu. Bu yaşananlardan birkaç yıl sonra, yani 2010 yılı Nisan ayında, Ankara’da, Ermenek’in köklü ve geniş ailelerinden olan  Mülazim Kamil Efendiler  sülalesine mensup  Fadime Nine ile konuşma ve eskilerin Ermenek yaşantısı hakkında bilgiler almak fırsatı yakaladım. Yukarı Çarşı yangınını sorduğumda, hatırında kalanları anlattı. Yangın devam ederken, Karamanda bulunan ve deli lakabıyla tanınan bir Ermenekli, eline aldığı bir mendili sallayıp koşarken “Ermenek Yukarı Çarşı yanıyooooorrr “ diye bağırıyormuş.  Kısa bir süre sonra, çarşının yanarak kül olduğu öğrenilince, bu kişinin deli değil,  ermiş” olduğu söylentisi yayılmış. Fadime Ninemizin bu yangınla ilgili olarak aklında kalan ağıtlardan bir dörtlük şöyleydi ;
                                   Yukarı çarşıda kazma kazarlar,
                                   Aşağı çarşıda, keyifle gezerler..
                                   Yaldızlı Nuri’ye mektup yazarlar,
                                   Düzülü dükkanlar yandı kül oldu….

Bu muhterem ninemizle yaptığımız sohbet sırasında hiç duymadığım lakaplar ve sülale isimleri dile geldi. Bir anıyı anlatırken “ Çüş Kamil ölünce…”  deyince şaşırdık. İbadi bağları, Sarı Mehmetler, Sesi Çıkmazgil, Zıpçıktılar, Genç Emmiler, Kürt Aliler, Deli Aliler, Acı Süleymangil gibi nice duyulmamış isimleri dinledik.. Gençlik yıllarında beri hafızasında kalan şu dörtlüğü de kayıt altına aldık. Şöyle ;

                                   Karacaoğlan der ki,
                                Ben bu düşü göremem,
                                   Amel defterini  ele veremem,
                                   Geline, iyi, kıza, kötü, diyemem,
                                   İkiniz de benimsiniz, sevdiğim….
Mayıs 2019 ayında, Meydan mahallesinden başlayarak Yukarı Çarşı, Ulu Cami, Cumma ve Keben dibini kapsayan uzunca bir yolculuk yaptım. Sokaklar boş, ıssız, duvarda tabelalar, yaşlılar görünmüyor, kimselerin olmadığı mekanlarda kediler dolaşıyordu. Kayaya abanmış evlerin duvarlarına tırmanmış olan gül çalıları kimselerin olmadığına veya kendilerini koklamayacaklarına takılmadan normal süreçlerine devam etmişler ve güllerini yine açmışlardı.
Ulu Cami kilitliydi, bitişik evin sahibi bayanın verdiği bilgiye göre cami hırsız şebekelerce birkaç kez soyulmuş olduğundan kilitli tutuluyormuş. Caminin tabelasında yapım yılının 1302 olduğunu gördüm. Tarihi Alaköprünün (Görmeli köprüsü) kitabesinde yapım yılının 1305 olduğu dikkate alındığında bu eserlerin Karamanoğlulları beyleri Halil ve Mahmut Beyler zamanında ve Akdeniz sahillerine ulaşmak için seferlerin başladığı dönemlerde yapıldığını anlıyoruz.
Cummanın üzerindeki yola cephe evlerin, halalarımın evleri dahil  hepsinin  afet bölgesi nedeniyle yıkılmış olduğunu gördüm. Yakın bir zamanlarda fakirlerin ev olarak kullandıklarını duyduğum inlerin önlerine yapılmış taş duvarlar, tenekeler ve naylon ilaveler aynen duruyorldu. Ulu Cami çevresindeki evlerin de yıkılması için bedeller belirlenmiş, tebligatlar yapılmış durumdaydı. Dar bir sokağın köşesinde terk edilmiş bir semer duruyordu. Sohbet edecek kimseye rastlamadım.  Duvardaki bir tabelada muhtarın  ismi yazılıydı ama cevrede mahalleli yoktu.
Kısacası, Türk Tarih Kurumu kayıtlarına göre Türk Dili, Türk Kültürü ve mimarisinin en yoğun yaşanmakta olduğu tespit edilmiş olan Ermenek ilçemizde insan profili, kültürü, tarihi ve dili yok olmayı sürdürüyordu.

            Gelecek günlerin, Ermenek ve Ermenekliler için, geçmişini aratmayan, kültürü, insanı ve ekonomisiyle kendisini aşan ve mutlu insanların yaşadığı  zamanlar  olması dileğiyle…..

Gelecek Sayıda “ Batırmanın Suyunu İçmeden Getmeeeemm…!!! “  isimli bölüm…

Yazan / Derleyen   : Av. Naci SÖZEN,  (Güncelleştirme: 07 Haziran 2020/ KAZANCI)


YAZARLAR SAYFASINA ==>>>
Medya Ermenek Haber Sitesindeyayınlanan makaleleriniçeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Kuralları
Yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret, küfür, aşağılayıcı, küçük düşürücü, pornografik,
ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici,
yorumların her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu yorumcuya aittir.
İsimsiz yazılan yorumlar bir saat içinde sistem tarafından otomatik olarak silinir.

Düzenleme | Copyright © 2013-2020 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com