M|E Medya Ermenek Medya Ermenek
...
Facebookta Paylaş

ASKER DURMUŞ


Salgın Hastalıklar ve Askerler

“… Birbiri ardı sıra girilen savaşlar, salgın hastalıkların yayılması açısından adeta bir zincirin halkaları gibidir. Osmanlı Ordularında Balkan Savaşı’ndan Dünya Savaşı’na salgın hastalık taşıyan bir etkilenme süreci saptanmıştır. (E) Tümgeneral Dr. Ekrem Şadi Kavur, Balkan Savaşı’nı kastederek; bu savaş dolayısıyla terhis edilen erlerin portör olarak Anadolu’nun her yerinde salgına neden olan bulaşıcı hastalıkların taşıyıcıları olduğunu ve kısa süre sonra başlayan Dünya Savaşı’nda, özellikle Doğu Cephesi’nde bulunan 3. Ordu’yu perişan ettiğini yazmıştır. Yine aynı kaynağa göre; Balkan ve Dünya Savaşları’nda salgına yol açan bulaşıcı hastalıkların etkisi Türk İstiklal Savaşı’nda da sürmüştür.”[1]

“1912-1913 Balkan Savaşı’nda ve Büyük Savaş’ta Osmanlı Ordusu’nun büyük bölümünde açlık baş göstermiştir ve kolera, tifo ve dizanteriden ölen askerlerin sayısı çatışmalarda yaralanarak ölenlerden çok daha fazladır.”[2]

    "Osmanlı İmparatorluğu'ndaki en büyük kolera salgını 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında yaşanmıştır, ordu personeli ve muhacirler arasında ciddi zayiata sebep olmuştur."[3]

       Asker Durmuş’tan 4 Yıl Hiçbir Haber Alınmıyor

  1878 Ermenek, Yukarı İzvit doğumlu, Abdulsamedoğullarından Mehmet oğlu Durmuş, benim öz dedemdir. Askere gidiyor ve dört yıl hiç haber alınmıyor.

Hasta Asker Durmuş Arazide Bırakılıyor

Dedem askere gitmeden babaannem aralarında ikişer yaş olan üç tane erkek çocuk dünyaya getirir. Dedem askere giderken babaannem ve üç küçük çocuğunu bırakır gider. Gider de bir kadın üç çocuk, iki öküz, tarla tezek mücadele eder. Derken dört yıl ağır bir mücadele.


Geri dönüş yolunda koleradan ölen ve yol kenarlarında hasta ve yorgun Osmanlı askerleri(*)

1878 Ermenek, Yukarı İzvit doğumlu, Abdulsamedoğullarından Mehmet oğlu Durmuş, 1912-1913 Balkan Savaşı’na katılmış. Ancak Osmanlı Ordusu’nun büyük bölümünde kolera, tifo ve dizanteri salgınında o da hastalığa yakalanmış. Ordu arazide iken Mehmet oğlu Durmuş, tamamen takatsiz kalmış ve bir ölüden farkı kalmayınca ordu onu arazide bırakıyor. Ölüm künyesi ise daha sonra Halimiye Bucağı Askerlik Şubesine gönderilir. Daha sonra ölüm künyesi Yukarı İzvit karyesine gönderilir.

Üç çocuk çaresizlik içinde arazi ekilir, dikilir iki öküz, bir katıra onca güçlük içinde bakmak zorunda kalır.

Bir gün ekip diktikleri pamuktan çıkrıkta ip eğirirken (bükerken) babaannemin kız kardeşi Akife gelir. “Kocanın ölüm künyesi camide okunuyor, sen burada ip eğirirsin.” deyince elindeki ip yumağını yere bırakıvermiş.

Başlamış ağlamaya, yas tutmaya. “Ben bu çocuklarımı nasıl besleyeceğim, tarlalarımı nasıl ekip kaldıracağım?” diye yas ederken üç çoğunun en büyüğü 8 yaşlarında olduğu tahmin edilen Mehmet; “Anne ağlama! Ben babamın çizmesini giyerim. Tarlalarımızı eker kaldırırım.” diye söyler.  Onun küçüğü 6 yaşlarında olduğu sanılan Dede (Hüseyin) de “Bende babamın fesini alacağım.” der. En küçük olan 4 yaşlarındaki Ali’de babasının darabulusu[4] da benim.” der.

Babaannemin yoksulluğu, tarla işleri, çocuklarının bakımı derken parasız pulsuz kalıyorlar. Tek çare olarak katırlarını satmayı planlar. Konum komşuya duyurur. Sonra babaannemin katır satacağı tüm köyde duyulur, hatta Balkusan’a kadar satılık katır haberi yayılır. Bu ara Yukarı İzvit (Çağlar) ile Balkusan komşu olup üç saat süre patika yollarda yürünerek ulaşılmaktadır. Yukarı İzvit ise eski Karaman yolu üzerindedir.

Dedem Balkan Savaşına katılmış ancak salgın hastalığa yakalanıp arazisinde bırakılmasından sonra orada ne kadar kaldığı bilinmez. Kendisine geldikten sonra Balkan Türklerinin yaşadığı bir köye ulaşır. O köyde bu hasta askere bir yatacak yer sağlarlar ve iyileşinceye kadar beslerler.

Daha sonra köylüler bir miktar para toplayıp askere verirler. Memleketine gitmek üzere yola çıkar. Bu yola çıkış hangi şehirden olduğu, hangi şehirden trene bindiği biz torunlarına intikal etmemiştir. Bilmiyoruz. Ancak Karaman’a gelişinden sonraki yaşadıkları babalarımıza anlatılmış ve bizler de onları biliyoruz.

Balkusan’dan bir katır alıcısı gelir ve babaannem ahırdan katırı çıkarır, karadut ağacına bağlar. Alıcı katırın etrafını dolaşır. Katırı beğenir ve satın alıp parasını babaanneme öder.

Karaduta bağlı katırın boynuna sarılan babaannem hıçkıra hıçkıra ağlar. Üç çocuğu babaannemin peşli zıbınının peşlerinden tutunup çığlıklar içinde ağlarlar. Nihayet katır alıcısı katırı yularından tutup götürür.

Dedem, Asker Durmuş Karaman’da trenden iner. Üç gün yürüyerek gideceği yolculuğuna başlar. Bitkin ama yürümek zorundadır.

Dedemin yolculuğunun bu kısmında torunları arasında üç ayrı ihtilaflı anlatım mevcuttur.

Birinci anlatım; dedem Aladağ köylerinin birinden geçerken çeşme başında katır sulayan adamla karşılaştı şeklinde.

İkinci anlatım; dedem Balkusan ’a akşam vakti gelir. Bir evde misafir kalmak için eve girerken ev sahibinin ellindeki idare lambasının ışığında ahırdan yukarıya çıkış merdiveninde aşağıdaki katırı görür ve katırın kendinin katırı olduğunu söyler. Anlaşırlar ve katırı geri aldığı şeklindedir.

Üçüncü anlatım; ise bizzat babamdan dinlediğim şekliyle…

Nihayet dedem, Asker Durmuş Balkusan'a gelir. Bir çeşme başına yanaşıp su içmek ve oturup dinlenmek için yaklaşıyor. Suyunu içip, elini yüzünü yıkıyor. Halen hastalığının etkisinde olduğundan oturup dinlenirken uykusu geliyor, biraz kestirmek için uzanıyor. Dedem uyurken çeşmeye bir kişi katırını sulamak üzere geliyor. Katır su içerken arada ıslık çalıyor. Islık çaldığı sırada dedem uyanıyor. Baksa ki 4 yıl önce bırakıp gittiği kendi katırı çeşmede sulanıyor. Yanında da yular zincirini tutan bir Balkusanlı duruyor.

Daha karşılıklı selamlaşmadan su içen katıra, katırın ismini söyleyip sesleniyor. Katır su içmeyi bırakıp dedemin yanına doğru hareket ediyor. Zincir elinde katırını sulayan adam şaşırıyor. Şaşkınlığı henüz bitmeden dedem;

"Arkadaş bu katır benim. Sen kimden satın aldın?" diyor.

Adam;

"Yokarı İzvit'ten Fatma Gelin diye biri var, kocası 4 yıl önce askere gitmiş askerden öldü haberi gelmiş. Kadıncağız çaresiz kalmış, katırı satılığa çıkarmış  bende talip oldum, 6 ay önce satın aldım.” der.

Dedem; “O askerde öldü dedikleri kadının kocası benim arkadaş. Ölmedim ve şimdi köyüme gidiyorum. Evet, katırım satılmış. Sana bir teklifim var; bu katıra kaç lira verdiysen köyüme varıp tedarik ettikten sonra sana paranı versem, katırımı tekrar bana verir misin?” der.

Adam askere gidip öldüğü söylenen askerin adını sanını önceden öğrendiği için “Künyeni söyle bakayım.” der.

“1878 doğumlu, Abdulsamedoğullarından Mehmet oğlu Durmuş’um.” der. Adam hiç ses etmez ama Fadime Gelin’in kocası olduğuna kanaat getirir.

“Bak asker ağa, o Fadime Gelinin ve üç oğlunun karadut ağacının dibinde ağlayışı, çocukların çırpınışları benim gözümün önünde, sesleri kulağımdan hiç gitmiyor.” Başka hiçbir şey söylemeden “Katırı alıp götürebilirsin asker ağa.” der sadece. Hatta parayı ne zaman ödeyeceksin diye sormaz bile.

O zamanın insanlarındaki anlayış ve güvene bakın. Birbirini hiç görmemiş iki kişi arasındaki konuşmalar sonrasında katırın yular zincirini dedem Asker Durmuş’a uzatması gerçekten olgunluğun, adamlığın tavan yaptığı bir insanlık örneği.

Dedem Asker Durmuş ise eline aldığı yular zincirinden tuttuğu katırını öper, okşar, sever ve ağlar.

Ya katırdaki sadakate ne, 4 yıl geçmiş ve sahibinin bir defa adını söylemesiyle yanına gelmesine demeli…

İki kişi vedalaşarak ayrılırlar.

Dedem adama saygısızlık olmasın diye katırın yular zincirinden tutarak Balkusan köyden dışarıya çıkıncaya kadar katırının üzerine binmez. Köyden dışarıya çıktıktan sonra ancak katırına biner ve daha üç saat sürecek yolculuğuna devam eder.

Takatsiz, yorgun olan dedem Asker Durmuş gün akşam olmadan evine ulaşmak ister ama yol bu uzun, hemen biter mi? Evine ancak yatsı ezanından sonra ulaşır.

Katırı evin önündeki karadut ağacına bağlar. Ağaç kepennikten (merdiven) evine çıkar. El ile yontularak yapılmış tahta kapısını tıklatır. İçeriden babaannem ‘Kim o?’ diye seslenir.

“Benim, ben Durmuş’um.” der. Ancak içeriden babaannem “Hayır benim kocam askerde öldü, sen Durmuş falan olamazsın. Ben sana kapı falan açmam boşuna kapımda bekleme.” der.

Dedem Asker Durmuş, karadutun yanına iner biraz düşünür. Sonra muhtar aklına gelir. Muhtarın evine gider muhtarı uyandırır. Muhtar dedemi görünce şaşırır. Konuşurlar. Sonra tekrar beraberce geriye gelirler.

Muhtar kapıyı tıklatır babaanneme durumu anlatır. Babaannem kapıyı açar. Kocasının ve katırının dönüşüne çok sevinen babaannemin sevinci yüreğinden taşar. Üç çocuğu sabah uyanınca şaşırırlar. Önce uzak dururlar. Sonra teker teker dedeme sarılırlar.

Ertesi gün sabah konum komşu 4 yıl önce askere gidip ölüm künyesi gelen Asker Durmuş’un döndüğü duyulunca Dedeme hoş geldin ziyaretine gelirler. Bu ziyaretler sorasında dört yıllık ayrılık ve öldü söylentileri üzerine bol bol sohbetler edilir. Dedemin dönüşüne konum komşu da çok sevinir.

Dedem kısa zamanda katırın parasını tedarik eder ve Balkusan’a katırına binerek gidip teslim eder.

Dedemin askerden geldikten sonra dördüncü çocuğu kızı Sultan (Halam) dünyaya geliyor. Sultan 11 yaşında vefat eder. Dedem ise 1939 yılında vefat ediyor.

Diğer üç oğlundan en sona kalan babam 85 yaşında 1995 yılında vefat etti. [5]



[1] Ekrem Şadi Kavur, “Askerî Hekimliğin Sıhhiye Hizmetlerinde Bir Etüd”, Dirim, Cilt XLIX, Sayı 8, (Ağustos 1973), ss. 194-195 ve 378. / Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR, Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914 – 1918, 

Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Dizi – Sayı 104, ANKARA – 2005

[2] Erik Jan Zürcher, “Teoride ve Pratikte Osmanlı Zorunlu Askerlik Sistemi”, Devletin Silahlanması, (Çev. M. Tanju Akad), (İstanbul, Bilgi Üniversitesi Y., 2003), s. 96. / Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR, Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914 – 1918, 

Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Dizi – Sayı 104, ANKARA – 2005

[3] Halaçoğlu, Ahmet, Balkan Harbi Sırasında Rumeli'den Türk Göçleri (1912-1913), 3. Baskı, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 2014, ISBN 978-975-16-2958-6 s. 142

[4] Tarabulus, trabulus, darabulus gibi isimlerle söylenen ibrişimden yapılan ucu püsküllü kuşak.

[5] Olay gerçek hayattan alınmış olup, babam Ali Özbek’in, amcamın kızı Saadet Özbek Açıkbaş’ın  anlatımlarından kaleme alınmıştır. 

(*) Prof. Dr. Metin Ayışığı, Türk Dünyası Araştırmaları, Eylül-Ekim, Balkan Savaşları Sırasında Kolera İle Mücadele, s.50

07.02.2015

Durmuş Ali ÖZBEK


YAZARLAR SAYFASINA ==>>>
Medya Ermenek Haber Sitesindeyayınlanan makaleleriniçeriği hakkında mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu makalesi yayınlanan yazara aittir.Yayınlanan makale karşılığında yazarlara telif ücreti ödenmez. Yazarlar bunu peşinen kabul etmiş sayılırlar.

2 yorum:

  1. Çok teşekkürler sagolasiniz.Duygu dolu bir anlatım gerçekten .Vefa ahlak herşey var.

    YanıtlayınSil
  2. Rabbim mekanlarını cennet eylesin.

    YanıtlayınSil

Yorum Kuralları
Yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret, küfür, aşağılayıcı, küçük düşürücü, pornografik,
ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici,
yorumların her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluğu yorumcuya aittir.
İsimsiz yazılan yorumlar bir saat içinde sistem tarafından otomatik olarak silinir.

Düzenleme | Copyright © 2013-2021 | MedER |Medya Ermenek
BİZE ULAŞIN
ghs.google.com
ghs.google.com